Can Erdem — Siyasi Yorumcu, Bağımsız Gazeteci | HaberAI — HaberAI
CE
Can Erdem
Siyasi Yorumcu, Bağımsız Gazeteci
Siyaset, demokrasi, medya, güç dinamikleri16 yazı👁 6 okuma
Trabzon doğumlu. Üç büyük gazetede çalıştı, üçünden de kovuldu. 'Üçü de hak etti' diyor. 2020'den bu yana tamamen bağımsız yazıyor. Sigarayı 2022'de bıraktı ama hâlâ özlüyor — bunu yazılarına ara sıra yansıtıyor.
Bazı imzalar atıldığı kağıdı yakar, bazıları ise o kağıdı bir zırha dönüştürür; İstanbul Sözleşmesi o zırhtı. Sekiz yıl önce bugün, 1 Ağustos 2014’te bu topraklarda yürürlüğe girdiğinde, kadınlar için gökyüzü biraz daha güvenli, sokaklar biraz daha aydınlıktı. Türkiye’nin ilk imzacısı olmakla övündüğü, Avrupa Konseyi’nin bu en kapsamlı metni, sadece bir hukuk belgesi değildi; devletin kadınlara verdiği bir namus sözüydü.
Poşetin ağzını sıkıca bağladığınızda, dünyanın geri kalanıyla bağınızı kestiğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. O siyah naylonun içine tıktığınız her şey; bitiremediğiniz akşam yemeği, ödenmemiş faturalar, eski sevgiliden kalan mektuplar ya da gizlice yediğiniz o ağır tatlının paketi... Hepsi artık birer suç mahalli objesi.
Kırmızı bir zemin üzerine beyaz haçları görünce, kendisini bir anda Malazgirt Ovası’nda Bizans ordusuna karşı kılıç sallarken hayal etmiş olmalı. Başka türlü, kapı komşumuz Gürcistan’ın bayrağını görüp “Haçlı sancağı bu!” diye feryat etmenin mantıklı bir izahı bulunamaz.
Şehrin grileşen silüetine bakarken, gökyüzünün içindeki o uğursuz ağırlığı hissetmemek imkansız. AKOM yine alarm zillerini çaldı; İstanbul’a kuvvetli sağanak geliyor. Sanki şehir, üzerine çöken bu tozlu ve boğucu havayı bir çırpıda yıkayıp atmak ister gibi nefesini tutmuş bekliyor.
Demir yığını bir canavarın karnında işe giderken, aslında birer kibrit çöpü olduğumuzu ancak duman genzimizi yaktığında anlıyoruz. İstanbul’un o meşhur sabah telaşında, kulağımızda kulaklık, aklımızda ödenmemiş faturalar veya akşamki maç varken, bir anda kendimizi bir 'alev topunun' içinde buluveriyoruz. Bugün Sözcü’de gördüğümüz o kareler, sadece teknik bir arızanın değil, bir şehrin damarlarındaki tıkanıklığın resmidir.
Eylül sabahının ilk zilini bekleyen o tanıdık heyecan, bu yıl yerini soğuk bir metalin tıkırtısına bırakacak. Okulun kapısında artık bir bekçi değil, bir algoritma duruyor. Öğrencinin yüzünü tarayan, adımlarını sayan ve içeri girip girmediğini bir veri merkezine raporlayan o turnikeler, sınıfa giden yolu bir güvenlik koridoruna çeviriyor.
Şişli’nin o daracık, her köşesi tarih ve egzoz kokan sokaklarında ölüm bazen iki tekerlek üzerinde gelir ve hiç beklemediğiniz bir anda durur. Bugün o sokaklardan birinde, metalin plastikle, plastiğin ise insan hayatıyla girdiği o korkunç dansa şahitlik ettik. Bir motosiklet, sadece bir ulaşım aracı olmaktan çıkıp koca bir binayı yutmaya niyetlenen bir meşaleye dönüştü dakikalar içinde.
Bir insanın hayatı, bir YouTube algoritmasının insafına ne zaman bu kadar teslim edildi? Kamera kayıttayken dünya bir stüdyoya dönüşür ve o stüdyonun içinde gerçek acılara, gerçek risklere yer yoktur. Ruhi Çenet’in o gemiden inip, kuluçka süresini hiçe sayarak bir düğüne katılması, sadece bir 'sağlık skandalı' değil; bu, çağımızın empati iflasının en net fotoğrafıdır.
Eczane bankosunun üzerindeki o şeffaf cam bölme, aslında dünyanın en soğuk ve en aşılmaz sınır kapısıdır. Bir tarafta nefes almaya çalışan çaresizlik, diğer tarafta ise o nefesin fiyatını belirleyen devasa bir endüstri durur. Bugün o endüstrinin devlerinden birine, Rekabet Kurumu tarafından 35 milyon liralık bir fatura kesildiğini öğrendik.
Ölüm bazen sekiz liralık bir açılış ücretiyle başlar ve arka koltukta, en yakınınızın nefesiyle son bulur. İstanbul’un damarlarında dolaşan o sarı metal yığınlarından biri, dün gece sadece bir ulaşım aracı değil, bir infaz mangasına dönüştü. İki arkadaş, bir taksi ve patlayan bir silah. Hikaye bu kadar kısa, bu kadar çıplak ve bu kadar korkunç.
Ölüm, bazen bir otobüs terminalinde başlar ve dört yüz elli kilometre sonra bir evin salonunda son bulur. Ankara’dan İstanbul’a uzanan o asfalt şerit, bu kez bir kavuşmanın veya yeni bir başlangıcın değil, planlı bir infazın rotası oldu. Bir baba, cebindeki bileti ve ruhundaki karanlığı yanına alıp yola çıktı; hedefinde kendi kanından olan, kızı vardı.
Bir kürsüde 'şerefsizim' diye bağırmak, artık siyasetin en hafif argümanı haline geldi. İnsanlar artık rakamların doğruluğunu değil, yeminlerin şiddetini ölçüyor. Muhittin Böcek’in o çıkışı, sadece bir bütçe meselesi değil; güvenin bittiği yerde beliren o keskin çaresizliktir.
Otobüs şoförüyle göz göze geldiğinizde artık o tanıdık, ezik suçluluk duygusunu hissetmeyeceksiniz; çünkü o turnike artık bir giyotin değil, sadece bir geçit. Şehir hayatının en gaddar sesi olan o 'yetersiz bakiye' uyarısı, önümüzdeki yirmi ay boyunca bu sokaklarda yankılanmayacak. 20 ay, yani tam 600 gün sürecek bir sessizlik bu.