Asfaltın Tadı Paslıdır: Sultangazi’de Bir Sabah Mesaisi
Kırılan camların arasından sızan hayatlar ve bir çocuğun yarım kalan uykusu.
Asfaltın tadı her zaman paslıdır, özellikle de Sultangazi’nin o bitmek bilmeyen yokuşlarında sabahın köründe bir metal yığınına dönüştüğünüzde. Fren sesi gelmez bazen. Sadece bir metal feryadı duyarsınız; sacın saca sürtünürken çıkardığı o diş gıcırdatan, insanın iliklerini donduran çığlık. Sonra o korkunç sessizlik gelir, hani şu toz bulutu dağılmadan hemen önceki o saniyelik boşluk.
Sultangazi’de bu sabah o midibüs devrildiğinde, sadece bir araç devrilmedi. İçindeki on iki canın, o günkü hayalleri, borçları, telaşları ve uykulu gözleri de o kaldırım taşına çarpıp paramparça oldu. Aralarında bir çocuk vardı. Henüz dünyanın bu kadar sert bir yer olduğunu öğrenmemesi gereken bir yaşta, bir midibüsün yan yatmış camından dışarıya bakarken buldu kendini.
İstanbul’un çeperlerinde yaşamak, her gün bir kumar oynamaktır. Bindiniz o sarı-beyaz kutular, aslında birer toplu taşıma aracı değil, birer umut ve hayatta kalma kapsülüdür. Bakımı ne zaman yapıldı? Lastikleri kaçıncı el? Şoför kaç saattir direksiyon sallıyor? Bu soruların cevabını kimse bilmez, bilmek de istemez. Çünkü o midibüse binmek zorundasınızdır; işe yetişmek, eve ekmek götürmek, okula geç kalmamak için.
On iki yaralı, diyor haber bültenleri. Bir sayıdan ibaret sanıyorlar o insanları. Oysa her bir yaralı, bir evin direği, bir annenin göz nuru, bir babanın tek dayanağı. Bir çocuk yaralı diyorlar; o çocuğun zihninde artık her yolculuk bir korku tüneline dönüşecek, bunu kimse hesaba katmıyor. O midibüs yan yattığında, o çocuğun elinden düşen o boyama kitabı belki de bir daha hiç aynı hevesle açılmayacak.
Olay yerindeki o manzarada beni en çok sarsan şey neydi biliyor musunuz? Araçtan dışarı savrulmuş, asfaltın üzerinde tek başına duran küçük, mavi bir çocuk ayakkabısı. Sahibi o sırada ambulansta canıyla uğraşırken, o ayakkabı orada, o soğuk taşın üzerinde öylece duruyordu. Sanki az önce bir dev gelip çocuğu ayakkabısından çekip almış gibi. O ayakkabının içindeki sıcaklığın yerini alan o buz gibi hava, aslında bu şehrin vicdanıdır.
Biz bu sahneleri çok gördük. Yarın başka bir ilçede, başka bir yokuşta, başka bir 'ihmal' yine devrilecek. Sorumlular yine 'inceleme başlatıldı' diyecek. Ama o midibüsün altından sızan mazot, sadece yolu değil, bizim güvenimizi de kirletmeye devam edecek. Sultangazi’nin yokuşları diktir, doğrudur; ama adaletin ve denetimin yokuşu ondan çok daha dik ve aşılması imkansız görünüyor.
Şimdi o on iki kişi hastane odalarında tavanı izliyor. Bir çocuk, belki de ilk kez ölümün soğuk nefesini ensesinde hissetti. Biz ise bir sonraki habere kadar bu olayı unutacağız. Ta ki bir başka metal feryadı, bir başka sabahın sessizliğini yırtana kadar. Çünkü bu şehirde hayat, devrilen bir midibüsün cam kırıkları arasında, bir çocuğun tek kalmış ayakkabısında asılı kalıyor.
Burak Deniz
Galatasaray altyapısında oynadı ama profesyonel olamadı. Bu acıyı yazıya çevirdi.