Aynı Yerden Kırılmamak
Brüksel'de yankılanan o sert smaç sesleri, aslında bize neyi anlatıyor?
Sırbistan karşısında o son top yere değdiğinde, Brüksel’deki o devasa salonun tavanı sanki üzerimize çöktü ama altında kalmadık, aksine o enkazın içinden göğe yükselen bir çığlık gibi fırladık dışarı. Eda’nın bloktaki o sarsılmaz duruşu, Vargas’ın havada asılı kaldığı o sonsuz saniye ve her smaçta zemini döven o hırçın ses, aslında sadece bir voleybol maçının değil, yıllardır biriken bir inadın, bir türlü dinmeyen bir iştahın dışavurumu gibiydi. 25-20, 25-19 ve yine 25-20; skor tabelası bu kadar net, bu kadar temiz ve bu kadar kusursuz görünürken içeride kopan fırtınayı, o her puanda yeniden kurulan konsantrasyonu ve Sırbistan gibi bir devi parkeye gömmenin psikolojik ağırlığını ancak o sahada o formayı ıslatanlar tam manasıyla kavrayabilir. Sahadaki her bir hareket, bir öncekinin üzerine inşa edilen bir kule gibi yükseldi ve biz o kulenin en tepesinden Avrupa’ya bir kez daha bakma hakkını kazandık.
Üst üste ikinci kez Avrupa Şampiyonası finaline çıkmak, tesadüfü kapının dışına koymak ve şans denilen o uçucu kavramı kapıya zincirlemektir. Bu artık bir "peri masalı" değil, bir sistemin, bir karakterin ve en çok da her gün aynı acıya razı gelerek antrenman sahasına adım atanların yazdığı sert bir manifestodur. Polonya’yı geçip finale adını yazdıran İtalya şimdi karşımızda duruyor; eski bir hesap, yeni bir meydan okuma ve voleybolun o en üst seviyesindeki o soğuk gerginlik. Ama bu takımın gözlerinde gördüğüm şey, sadece bir kupa kazanma arzusu değil; onlar, sanki hepimizin bir yerlerde yarım kalmış hikayelerini tamamlamak için oradalar.
Bazı sabahlar, yataktan kalkarken sağ dizimden gelen o küçük çıtırtı bana 19 yaşımı hatırlatır; Florya’nın o nemli çimleri üzerinde dünyamın başıma yıkıldığı, o çapraz bağların koptuğu ve hayatımın rotasının bir saniyede değiştiği o meşum anı. O gün hastane koridorunda babamın yüzüne bakamadığımı, sanki sakatlanmak benim suçummuş gibi hissettiğim o utancı hâlâ kimseye tam anlatamadım. O günden beri ne zaman büyük bir spor başarısı görsem, o başarıya giden yolda kaç kez dizlerin üzerine düşüldüğünü sayarım.
Sırbistan'ı 3-0 ile süpürüp atmak, sadece bir taktik dehası ya da fiziksel üstünlükle açıklanamaz. Bu, rakibin direncini her sette santim santim kırmakla, o topun yere değmemesi için gösterilen o vahşi refleksle ilgilidir. Sahadaki altı kadının her biri, sanki bir vücudun farklı uzuvları gibi hareket ederken, tribündeki binlerce insanın nefesi o küçük topun peşinde asılı kaldı. İtalya finali öncesi cebimizde sadece galibiyet değil, bir özgüven abidesi var.
Maç bittiğinde, oyuncular birbirine sarılıp zaferi kutlarken kameranın bir anlığına odaklandığı o boş saha çizgisi takıldı aklıma. Üzerinde binlerce ayak izi, tonlarca ter, gizlenmiş acılar ve henüz anlatılmamış hikayeler barındıran o sert, soğuk zemin.
Zemin her şeyi hatırlar.
Burak Deniz
Galatasaray altyapısında oynadı ama profesyonel olamadı. Bu acıyı yazıya çevirdi.