Ankara Rüzgarı ve Dizdeki Sızı
Bazen ilk adım, en derin uçuruma açılır.
Soyunma odasının o ağır, keskin merhem kokusunu bilir misiniz? Terle karışmış, genzi yakan o koku, sahaya çıkmadan hemen önce ciğerlerinize dolduğunda dünyanın en güçlü insanı olduğunuza inandırır sizi. Dün akşam Ankara’da, Eryaman Stadyumu’nun koridorlarında da o koku vardı; Fenerbahçe’nin milyonluk ayakları, yeni sezonun taze umutlarıyla tünelden geçerken ayakkabılarının beton zeminde çıkardığı o ritmik 'tık tık' sesi, bir zafer marşı gibi yankılanıyordu. Ancak futbol, planlanmış senaryoları buruşturup çöpe atmayı en sevdiği şehirde, Gençlerbirliği’nin o inatçı ve sert rüzgarıyla karşıladı İstanbul devini.
Maçın ilk düdüğüyle birlikte Fenerbahçe’nin o görkemli kadrosunun sahaya yayılışını izlerken, her şeyin kağıt üzerindeki gibi kusursuz işleyeceğini sanıyordunuz. Fakat Gençlerbirliği, o eski ve vakur Ankara disipliniyle, her topa sanki son nefeslerini veriyormuş gibi dalarak o pırıltılı oyunu parça parça etti. Skor tabelasında 2-1’lik o soğuk rakamlar belirdiğinde, tribünlerdeki sessizlik aslında bir sezona değil, bir hayale vurulan ilk darbenin sesiydi. Futbolcuların yüzündeki o şaşkınlık, o 'nasıl olur?' ifadesi, aslında hepimizin hayatında en az bir kere yaşadığı o büyük kırılmanın fotoğrafıydı.
Siz orada sadece kaybedilmiş üç puan görüyorsunuz, bense Florya’daki o yağmurlu Salı sabahını hatırlıyorum. On dokuz yaşındaydım, üzerimde parçalı forma, kalbimde dünyayı fethedecek bir aslanın kükremesi vardı; sonra o ses geldi, sağ dizimden gelen o kuru dal kırılma sesi. O gün doktor odasından çıktığımda babamın yüzüne bakamamıştım, çünkü onun gözlerinde kendi yarım kalmışlıklarımı görecek kadar cesaretim yoktu. Hala evdeki o eski krampon kutusuna dokunamam, sanki açarsam o günkü o sessizlik odanın içine dolacakmış gibi korkarım. Kaybetmek sadece skorla ilgili değildir; kaybetmek, bir daha asla eskisi gibi olamayacağını anladığın o ilk andır.
Fenerbahçe dün gece sadece bir maç kaybetmedi, sezonun başında o dokunulmazlık zırhını Ankara’nın sert çimlerinde bıraktı. Gençlerbirliği’nin attığı her gol, büyük bütçelerin ve parıltılı isimlerin, sahada terini son damlasına kadar akıtan bir irade karşısında nasıl diz çökeceğini gösterdi. Maç bittiğinde, oyuncular tünele doğru yürürken omuzlarındaki o ağır yükü görebiliyordunuz. İlk adımda tökezlemek, yolun geri kalanını bir topallama hikayesine dönüştürebilir.
Stadyumun ışıkları sönerken geriye kalan tek şey, boş koltuklar arasında dolaşan o soğuk rüzgardı. Mağlubiyet, insanın boğazında kalan o acı metal tadıdır. Hiçbir zaman geçmez. Sadece alışırsın.
Burak Deniz
Galatasaray altyapısında oynadı ama profesyonel olamadı. Bu acıyı yazıya çevirdi.