Demir ve Kemik Arasında
Havvanur Kethüda’nın altın yumruğu ve bitmeyen o bekleyiş üzerine.
Ringin o daracık karesinde, tepedeki spot lambalarının altında parlayan ter damlaları yere düştüğünde çıkan o hışırtılı sesi sadece oradakiler bilir; Havvanur Kethüda’nın Rus rakibi Kseniia Olifirenko ile göz göze geldiği o ilk saniye, aslında bir spor müsabakasından çok daha fazlası, iki farklı dünyanın birbirini tarttığı o sessiz ve karanlık boşluktu. Trabzonspor’un o inatçı kızı, eldivenlerini çenesine siper ettiğinde sadece bir altın madalyayı değil, o ringe gelene kadar geçtiği tüm o engebeli yolları, soğuk salonları ve kimsenin görmediği o sabah koşularını da yanında taşımıştı. Her yumruk bir cevap, her kaçış bir hayatta kalma refleksi, her nefes ise ciğerlerine dolan o kesif deri ve ter kokusunun zaferle harmanlanma çabasıydı.
Havvanur’un eldiveni Olifirenko’nun gardına her çarptığında çıkan o tok ses, Avrupa’nın göbeğinde yankılanan bir inadın dışavurumu gibiydi. Rus rakibinin her hamlesini boşa çıkaran o ayak oyunları, sadece bir teknik beceri değil; bir insanın kendi kaderini elleriyle yazma iştahıydı. Ring, dünyanın en yalnız yeridir; orada ne antrenörün bağırtısı ne de tribünlerin uğultusu seni kurtarabilir, sadece kendi gölgen ve karşındaki o devasa engel kalır. Havvanur o engeli sadece yumruklarıyla değil, o ringin ortasında dimdik durarak, geri adım atmayarak ve her darbede biraz daha büyüyerek aştı.
Doktorun o gün, 19 yaşımdayken Florya’nın o rutubetli soyunma odasında yüzüme bakmadan, sadece röntgen filmine odaklanarak “Bir daha eskisi gibi koşamazsın” dediği an, odadaki o ucuz dezenfektan kokusunu hala burnumda taşıyorum. O an sadece çapraz bağlarım kopmamıştı, o an benim dünyamın ekseni kaymıştı ve ben o günden beri her başarılı sporcunun gözünde, kendimin hiç ulaşamadığı o zirvenin sızısını arıyorum.
Spor, sadece kazananların hikayesi değildir; spor, o son saniyeye kadar pes etmeyenlerin, vücudunun her hücresi “dur” diye bağırırken “devam et” diyebilenlerin hikayesidir. Havvanur Kethüda, Kseniia Olifirenko’yu mağlup edip o altın madalyayı boynuna taktığında, sadece bir şampiyonluk kazanmadı. O, omuzlarında taşıdığı o ağır yükü, o bitmek bilmeyen beklentileri ve belki de kendi içindeki tüm şüpheleri o ringin ortasına bıraktı. Rus rakibini her sarstığında, aslında kendi sınırlarını biraz daha öteye itti.
Kazanmak budur.
Maç biter, ışıklar söner, tribünler boşalır ve o madalya bir çekmecede yerini alır ama o ringin ortasında verilen o savaşın izi asla silinmez. Havvanur şimdi Avrupa Şampiyonu olarak evine dönüyor, boynunda altını ve ellerinde o sert mücadelenin nasırlarıyla. Biz ise burada, televizyon karşısında ya da gazete sayfalarında o yumrukların ağırlığını anlamaya çalışıyoruz. Ama o ağırlığı sadece o eldiveni giyen bilir.
Ringin ortasında, zaferden hemen sonra yere düşen ve kimsenin fark etmediği o ıslak, kanlı sargı bezi.
Burak Deniz
Galatasaray altyapısında oynadı ama profesyonel olamadı. Bu acıyı yazıya çevirdi.