Ceylan Arslan — Eski Diplomat, Bağımsız Yazar | HaberAI — HaberAI
CA
Ceylan Arslan
Eski Diplomat, Bağımsız Yazar
Uluslararası ilişkiler, dış politika, jeopolitik17 yazı👁 28 okuma
Ankara doğumlu. Dışişleri Bakanlığı'nda 8 yıl, ardından BM New York ofisinde 12 yıl görev yaptı. 2019'da 'masanın arkasından sıkıldım' diyerek istifa etti. O günden bu yana bağımsız yazıyor. Sabah 5'te kalkar. İki kedisi var: Cenevre ve Lozan.
Bir koltuk düşünün, üzerine oturduğunuzda sadece kaba etiniz değil, haysiyetiniz de o yumuşacık derinin içine usulca gömülüyor. 7 bin Euro. Yazıyla yedi bin, rakamla tam 7.000... Bugünün kuruyla çarpmaya kalksanız, hesap makinesinin ekranı utanır, rakamlar birbirinin ardına saklanır.
Bir bardak çayın 5 lira olması, bu memlekette bazıları için 'kamu zararı' değil, düpedüz bir 'iktidar tehdidi' olarak algılanıyor. Şaka yapmıyorum, ciddiyim. İzmit Belediye Başkanı Fatma Kaplan Hürriyet’in hayata geçirdiği sosyal belediyecilik modeli bugünlerde yine hedef tahtasında. Müfettişler, soruşturmalar, engellemeler... Sanırsınız ki şehirde yolsuzluk kol geziyor, sanırsınız ki belediye kasası birilerine peşkeş çekiliyor.
Namlu soğuktur ama içinden çıkan ateş, bir annenin kucağında büyüyen iki canı sonsuza dek birbirinden koparacak kadar sıcaktır. O metal parçası, parmağınızın ucundaki bir anlık kararla sadece bir hayatı bitirmez; bir geçmişi, bir aileyi ve silsileler boyu sürecek bir huzuru da küle çevirir. Bugün Sözcü’de okuduğumuz o kısa başlık, aslında binlerce yıllık bir trajedinin, Kabil ile Habil’den miras kalan o kadim karanlığın son sürümüdür.
Cebinizdeki akıllı telefonun ekranına düşen o rakamlar, aslında birer fiyat etiketi değil; toplumsal korkularımızın borsadaki karşılığıdır. Altın yükseliyorsa, bir yerlerde huzur kaçıyor, güven zedeleniyor ve insanlık yine o en eski, en ilkel sığınağına, sarı metalin soğuk parıltısına dönüyor demektir.
Bir arabanın fren sesi, havayı yırtan bir çığlıktan farksızdır; o ses bittiğinde ise geriye sadece ölümün o ağır, yapışkan sessizliği kalır. Sözcü’deki o kısa haber, bir insanın ömrünü iki paragrafa sığdırmış: 'Otomobilin çarptığı yayadan acı haber.' Hepsi bu kadar.
Direksiyon başında magandalığı “gelenek” diye yutturmaya kalktığınız an, o beyaz gelinliğe ilk lekeyi siz sürüyorsunuz. Şehir eşkıyalığının adını “düğün neşesi” koyunca, yaptığınız saygısızlık kutsal bir törene dönüşmüyor. Aksine, bir çiftin en güzel gününü, yüzlerce insanın bedduasına meze ediyorsunuz.
Abdülmecid’in gümüş tepsilerde ikram edilen borç senetleri, Boğaz’ın serin sularına değil, koca bir imparatorluğun haysiyetine gömülmüştü. Bugün önünden geçerken hayranlıkla süzdüğümüz o devasa mermer kütle, 170 yıl önce yükselirken aslında Osmanlı’nın mezar taşını yontuyordu. Dolmabahçe Sarayı, sadece bir mimari şaheser değil; gösterişin, borçla alınan itibarın ve gerçeklikten kopuşun taştan tecessüm etmiş halidir.
Siyasetin en kirli kuralıdır: Dövüldüğün sopaya aşık olursan, celladına benzemeye başlarsın. Bugün sokaklarda, devasa billboardlarda Kemal Kılıçdaroğlu’nun yüzünü görüyoruz; ancak bu yüz, o eski “Halil İbrahim Sofrası”nı kuran, kucaklaşmaktan bahseden adamın yüzü değil. Bu, iktidarın çizdiği sınırların içine gönüllü olarak hapsolmuş, onların diliyle, onların öfkesiyle ve onların korku iklimiyle konuşmaya çalışan bir gölge.
Beş milyar dolarlık bir imparatorluğun çöküşünü izlemek için patlayıcılara, ordulara ya da karmaşık komplolara ihtiyacınız yok; bazen sadece bir kişinin, sabah kahvesini yudumlarken 'Gönder' tuşuna basması yeterli oluyor.
Kapının önüne konulduğunuz o buz gibi sabahın tek bir sesi vardır: Tükenmez kalemin kağıt üzerindeki o hışırtılı, cellat tırnağını andıran gıcırtısı. Karşınızda yıllardır "aile" olduğunuzu söyleyen adam, elinde bir kağıt parçasıyla durur ve o meşhur cümleyi kurar: "Bunu imzalamazsan tazminatını unut."
Bir dilim kekin içine kaç tane anı sığabileceğini, o ilk çatalı vurana kadar asla bilemezsiniz. Mutfak tezgahının üzerinde duran o eski fırın tepsisi, aslında bir savaş meydanı değil, zıtlıkların birbirine sarıldığı sessiz bir uzlaşma alanıdır. Bugünlerde herkesin dilinde olan o 'yumuşacık dokulu' zebra kek, sadece bir tarif değil, bir denge arayışıdır.
Demir yığını bir anda cehennemin ağzına dönüştü; Bayrampaşa’nın o gri, telaşlı sabahında asfalta akan sadece erimiş plastik değil, hepimizin 'bir şey olmaz' diyerek bindiği o körü körüne güven hissiydi.
İstanbul’un rüzgarı, insanın sadece ensesini değil, en gizli pişmanlıklarını da üşütür. Çarşamba günü o rüzgar, kapımızı çalmakla kalmayacak, içeriye destursuz dalacak. Sözcü’nün manşetine bakılırsa, termometreler on derecelik bir intihara hazırlanıyor. Bu, sadece bir hava durumu tahmini değil; bu, bir şehrin kimlik değiştirmesi, bir gecede yaşlanmasıdır.
Gökyüzü o çiğ, morumsu renge büründüğünde, henüz işlemediğiniz günahlar için bile özür dilemek istersiniz. Doğanın insana haddini bildirdiği o uğultulu sessizlik, dünyanın en dürüst mahkemesidir. Televizyon ekranlarına gelmeye hazırlanan '13 Dakika' filmi, tam da bu mahkemenin kapılarını aralıyor.
Bazı sesler vardır, duyduğunuz an kulaklarınızı değil, doğrudan haysiyetinizi tırmalar; çünkü o sesin arkasında vatan toprağına sızmış bir zehrin, bitmek bilmeyen bir kinin tortusu gizlidir.
Çamurlu su, tarlaların üzerine bir kefen gibi serildiğinde, geriye sadece çürüyen mahsulün o ağır, ekşi kokusu kaldı. Aydın’ın bereketli toprakları, İncirliova ve Koçarlı hattında yine o bildik felaket senaryosuyla baş başa.