Borcun Coğrafyası ve Namlunun Ucu
Bursa’da bir çiftlikte patlayan silah, aslında masadaki krizin son halkasıdır.
Bursa’da bir çiftlik avlusu. Toz ve barut kokusu.
İki adam karşı karşıya geliyor. Biri tetiği çekiyor.
Alacak-verecek meselesi diyorlar. Basit bir adli vaka gibi duruyor.
Değil. Bu, bir mikro-jeopolitik krizdir.
Sözleşmenin bittiği yerde namlu başlar.
İnsanlık tarihi, ödenemeyen borçların ve tutulmayan sözlerin enkazıdır.
Masada çözülemeyen her pürüz, sahada bir yara izine dönüşür.
Diplomaside "güven artırıcı önlemler" diye bir terim vardır.
Aslında bu, "birbirimizi henüz vurmayalım" demenin kibarcasıdır.
Cenevre’de, o soğuk odalarda bunu defalarca gördüm.
Karşındakinin gözünün içine bakarsın. Yalan söylediğini bilirsin.
O da senin bildiğini bilir. Yine de devam edersiniz.
Çünkü o yalan, çatışmadan önceki son sığınaktır.
Bursa’daki olayda o sığınak çökmüş.
Mermiler bacaklara sıkılmış. Öldürmek için değil, durdurmak için.
Uluslararası ambargolar da tam olarak budur.
Hedef ülkeyi öldürmezsiniz. Sadece dizlerinin üzerine çökertirsiniz.
Yürüyemesin, ticaret yapamasın, nefes alamasın istersiniz.
Orhangazi’deki o çiftlikte yaşanan, devletlerin birbirine uyguladığı vahşetin sokağa inmiş halidir.
Kurumsal yapılar zayıfladığında, bireyler kendi "yaptırım paketlerini" hazırlar.
Borç sadece para değildir. Borç, bir bağımlılık ilişkisidir.
Alacaklı, borçlunun geleceği üzerinde hak iddia eder.
Diplomatik krizlerin çoğu, bu "gelecek üzerindeki hak" kavgasıdır.
Bir ülke diğerine borçlandığında, sadece parasını değil, egemenliğini de masaya koyar.
Bursa’daki o çiftlikte, o egemenlik savaşı bir tabancayla sonuçlanmış.
Hukuk, şiddetin panzehiridir.
Ama hukuk sadece güven varsa işe yarar.
Adalet geciktiğinde ya da sistem tıkandığında, herkes kendi sınırını çizer.
O sınır bazen bir çiftlik kapısıdır, bazen bir nehir kıyısı.
Sonuç değişmez: Kan döküldüğünde müzakere bitmiştir.
Bir merminin maliyeti düşüktür.
Bir anlaşmanın maliyeti ise bazen yıllar sürer.
İnsanlar ve devletler, ucuz olanı seçmeye meyillidir.
Ancak o merminin açtığı yaranın pansumanı, masadaki tüm rakamlardan daha pahalıya patlar.
Bursa’daki o çiftlikte sıkılan kurşun, sadece bir bacağı değil, bir toplumsal sözleşmeyi de delip geçti.
Diplomaside "mütekabiliyet" esastır.
Sen bana ne yaparsan, ben de sana onu yaparım.
Bursa’da bu ilke en kaba haliyle uygulanmış.
"Sen benim paramı vermedin, ben de senin sağlığını alırım."
Bu mantık yayıldığında, orman kanunu sokağa hâkim olur.
Sistem, bu taşma noktalarını engellemek için tasarlanmıştır.
Ama bazen sistemin kendisi bir yük haline gelir.
Bürokrasi hantallaşır. Mahkemeler yavaşlar.
O an, birey kendini devletin yerine koyar.
Kendi mahkemesini kurar. Kendi hükmünü verir. Kendi infazını gerçekleştirir.
Geriye sadece kaçan bir fail ve hastanede yatan bir mağdur kalır.
Tıpkı savaş sonrası harabeye dönen başkentler gibi.
Kimse kazanmamıştır. Sadece biri diğerinden daha az kaybetmiştir.
Dünya düzeni dediğimiz şey, bu küçük çiftlik kavgalarının devasa bir aynadaki yansımasıdır.
Şiddet, aklın iflas ettiği noktada devreye giren en pahalı çözümdür.
İnsanı, elindeki tek çözümün şiddet olduğuna ikna eden o kırılma anı, aslında nerede başlar?
Ceylan Arslan
BM'de 12 yıl geçirdikten sonra masanın arkasından sıkılıp yazmaya başladı.