Işıltılı Hayatların İfade Kuyruğu
Kapı çaldığında ya da o resmi tebligat telefon ekranına düştüğünde, filtrelerin arkasına saklanacak yer kalmıyor.
Ekonomist, Eski Yatırım Bankacısı
İzmir Karşıyaka'da büyüdü. Boğaziçi İktisat, ardından London School of Economics. Deutsche Bank ve Goldman Sachs'ta 9 yıl çalıştı. 2021'de 'para kazanmak sıkıcılaştı' diyerek istifa etti, İzmir'e döndü. Şu an bağımsız yazıyor ve nadiren danışmanlık yapıyor. Sabah kahvesi olmadan tek kelime çıkmaz.
Kapı çaldığında ya da o resmi tebligat telefon ekranına düştüğünde, filtrelerin arkasına saklanacak yer kalmıyor.
Pencere pervazında duran o yeşil gölgeyle göz göze geldiğinizde, aslında milyonlarca yıllık bir hayatta kalma hikâyesine bakıyorsunuzdur. O, sizin için sadece saksıdaki sardunyanızı kemiren bir istilacı; oysa o, bu gezegenin sizden çok daha eski, çok daha sabırlı bir sakini.
Uçak tekerlekleri piste değdiğinde, o tanıdık sabırsızlık koridoru bir anda bir savaş alanına çevirdi. İnsanlar, sanki kapı açılınca cennete ışınlanacaklarmış gibi ayağa fırladı; oysa herkesin bildiği tek bir gerçek vardı: Dışarıda onları bekleyen ne bir mucize ne de huzur vardı.
Nasreddin Hoca, sekiz asır sonra ilk kez birini eşekten düşürmedi ama tören alanından kaçırdı; hem de sadece birkaç kelimeyle.
On altı yaşındaki Onur, bir daha asla on yedi yaşına giremeyecek; çünkü bir öğleden sonra, bir arkadaşının elindeki bıçak, sadece bir bedeni değil, çocukluğun masumiyetini de kesti attı.
İstanbul’un göbeğinde bir adamı ensesinden tutup arabaya bindirmek için ya aklınızı yitirmiş olmanız gerekir ya da sırtınızı yasladığınız duvara haddinden fazla güvenmeniz. Erhan Karaal olayı, sıradan bir asayiş bülteni haberi değil; bu, şehrin orta yerinde hukuka çekilen bir resttir.
O devasa demir kol gökyüzüne doğru savrulurken, aşağıda bir adamın hayatıyla arasındaki mesafe sadece birkaç santimetreydi. Bir lunaparkta duyacağınız en son şey, birinin can havliyle attığı çığlık değildir; çünkü orada herkes bağırır. Adrenalin, korku ve neşenin birbirine karıştığı o gürültü korosunda, gerçek bir acının sesini ayırt etmek neredeyse imkansızdır.
O şıkır şıkır ziller sustuğunda, geriye sadece bir apartman dairesinin soğuk sessizliği ve parkelere sızan o ağır koku kalmıştı. 2016 yılının o uğursuz Mart akşamında, Fulya’daki evinde altı kurşunla yere yığılan kadın, Türkiye’nin bir dönemine damga vuran Mezdeke grubunun Aynur Kanbur’uydu.
Hâkim bey, bana 'kedi' dedi! Bu cümle kulağa absürt bir komedi filmi repliği gibi gelse de, Türkiye’nin hukuk tarihindeki yerini 'ağır kusur' etiketiyle aldı. Yargıtay, bir boşanma davasında eşine 'kedi' diye hitap etmeyi, evlilik birliğini temelinden sarsan bir aşağılama olarak tescilledi.
Siyasetin en acımasız kuralıdır: Koltuktan kalktığınız an, odadaki oksijen seviyesi aniden değişir ve o güne kadar etrafınızda pervane olanların gölgeleri birer birer silinir. Bugün Ankara kulislerinde yankılanan haber, sadece bir MKYK üyesinin istifası değil; bir vazgeçişin, belki de bir tükenişin ilanıdır. Mehmet Umut Tuncer, AKP’deki görevlerinden ve aktif siyasetten çekildiğini açıkladığında, partinin vitrininde küçük ama derin bir çatlak oluştu.
Bir kalem oynatıyorsunuz, rakamlar yer değiştiriyor ve 581 bin liralık bir ihale, sanki sihirli bir değnek değmiş gibi 2,6 milyona fırlıyor. Hızlandırılmış bir enflasyon değil bu; düpedüz bir 'hizmet bedeli' ayarlaması. Eğer bu imza bir CHP’li belediyenin masasında atılsaydı, müfettişler kapıda sabahlamış, manşetler çoktan mürekkebini kurutmuştu bile.
Bazı hırsızlıklar vardır ki, çalınan malı yerine koysanız bile maktulün ruhundaki o boşluğu asla dolduramazsınız. Bir evden televizyon çalınır, yenisi alınır; bir cüzdan kaybolur, içindeki para bir şekilde telafi edilir. Ama bir gencin dirsek çürüterek, uykusuz kalarak, ailesinin rızkından kesip gönderdiği dershane paralarıyla kurduğu o hayali çalarsanız, orada artık tamiri mümkün olmayan bir enkaz bırakırsınız.
Okul kantinindeki o ağır, genzi yakan yağ kokusu aslında bir neslin sessizce zehirlenmesinin resmi parfümüydü. Yıllarca o daracık demir parmaklıklı pencerelerden uzatılan terli banknotlarla sadece 'karın doyurmadık'; biz o tezgahlarda geleceğin kronik hastalıklarını, odaklanma eşiği yerle bir olmuş gençlerini ve şeker komasına girmeye hazır bir toplumu inşa ettik.
Anayasa’nın 101. maddesi bugünlerde Beştepe’nin koridorlarında aşılması imkansız bir beton duvar gibi duruyor olabilir ama Ankara’da hiçbir duvar, iktidar hırsının karşısında ebediyen yükselemez. Sözcü’nün manşetine taşıdığı o 'kritik plan', aslında başkentin puslu havasında aylardır pişirilen bir yemeğin sofraya servis edilmesinden başka bir şey değil. Mesele basit ama bir o kadar da çetrefilli: Erdoğan’ın bir kez daha aday olabilmesi için gereken o sihirli 360 sayısı.
Bir ülkenin kasasının anahtarını teslim ettiğiniz adam, kendi cüzdanını başka bir ülkenin kapısına bırakıyorsa; orada artık rakamlar değil, haysiyet konuşur.
Dört yıldır bir kentin hafızasına kazınan o korkunç soru işareti, bugün iktidarın en içinden gelen bir sesle yeniden titremeye başladı: Gülistan Doku nerede?
Asfaltın soğuğuyla tanışan ilk şey, bir öğrencinin sırt çantasından fırlayan o yarım kalmış elma oldu. Metalin asfalta sürtünürken çıkardığı o tiz çığlık, sabahın sessizliğini değil, aslında vicdanımızın derin uykusunu böldü. Samsun’da bir otobüs yan yattı; içinde dokuz öğrenci, toplam on bir can, hayalleriyle birlikte savruldu.
Mutfak lavabosunun o karanlık deliğine döktüğünüz her damla yağ, aslında bir şehrin damarlarını tıkayan sessiz bir katildir. O anlık kurtuluş hissi, o 'gözden ırak olan gönülden de ırak olur' mantığı, yerin metrelerce altında devasa bir felakete dönüşüyor. Çoğumuz o 'foşş' sesini duyduğumuzda her şeyin bittiğini, kirliliğin akıp gittiğini sanıyoruz. Oysa o sarımtırak sıvı, boruların içinde soğuyup katılaşırken, kentin yeraltı labirentlerinde bir canavara dönüşüyor.
Kapınızın önündeki o bir çift ayakkabı, aslında evinize giden yolun ilk cümlesidir. Oraya öylece, biraz yorgun, biraz tozlu ama ait olduğu yere duyduğu güvenle bırakılmışlardır. Şimdi ise o cümleler birer birer siliniyor; birileri apartman boşluklarında, gece yarısı mesaisinde sessiz bir 'hasat' yapıyor.