Miyavlamayan Aşkın Mahkeme İlamı
Sevgi sözcüklerinin zehirli bir silaha dönüştüğü o ince çizgide, Yargıtay son noktayı koydu.
Hâkim bey, bana 'kedi' dedi! Bu cümle kulağa absürt bir komedi filmi repliği gibi gelse de, Türkiye’nin hukuk tarihindeki yerini 'ağır kusur' etiketiyle aldı. Yargıtay, bir boşanma davasında eşine 'kedi' diye hitap etmeyi, evlilik birliğini temelinden sarsan bir aşağılama olarak tescilledi.
Bir zamanlar yastık altına fısıldanan o masum 'pisipisi' nidaları, bugün adliye koridorlarında tazminat gerekçesi olarak yankılanıyor. Kimilerine göre komik, kimilerine göre ise 'bu kadar da olmaz' dedirten bir karar bu. Ancak meselenin özü, kelimenin kendisinde değil, o kelimenin hangi zehirle harmanlanıp karşı tarafa fırlatıldığında gizli.
Dil, insanın hem cenneti hem de cehennemidir. Bir kelimeyle birini dünyanın en mutlu insanı yapabilir, aynı kelimeyi bir tonlama farkıyla onun onurunu yerle bir edecek bir kırbaca dönüştürebilirsiniz. Mahkeme salonunda yankılanan o 'kedi' kelimesi, belli ki bir sevgi gösterisi değil, bir evcil hayvan muamelesi görmenin, küçümsenmenin ve sığlaştırılmanın simgesiydi.
Eşler arasındaki o gizli dil, dışarıdan bakıldığında hep bir muammadır. İki kişi birbirine en saçma lakapları takabilir, en tuhaf kelimelerle seslenebilir. Ama bu ancak rıza ve karşılıklı şefkatle mümkündür. Bir tarafın incindiği yerde 'şaka yapıyorum' savunması, hukukun soğuk duvarlarına çarpıp geri dönüyor artık.
Şaşırtıcı olan şu ki; biz toplum olarak birbirimize en ağır hakaretleri savururken bile 'canım' diyebilen bir ironinin çocuklarıyız. Ama bir insanın eşine, hayat arkadaşına, sırdaşına bir hayvanın sıfatını yakıştırıp onu o sıfatın içine hapsetmesi, aslında kendi seçimine de bir hakarettir. Seçtiğin insanı 'kedi' diye aşağılıyorsan, aslında kendi hayatının mimarisini de bir kum kabına çeviriyorsun demektir.
Geçenlerde eski bir dostumla karşılaştım, otuz yıllık evli. Karısına hala ilk günkü gibi 'hanımefendi' diye hitap ediyor. 'Neden?' diye sordum. 'Çünkü o benim sadece eşim değil, saygı duymak zorunda olduğum bir birey' dedi. O an anladım ki, aşk biterse bitsin ama saygının bittiği yerde hukuk devreye giriyor ve size lügat parçalamaya başlıyor.
Yargıtay’ın bu kararı aslında hepimize bir ayna tutuyor. Evin içindeki o 'dokunulmaz' sanılan alanın, aslında ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatıyor. Birini sevmek, ona istediğin her şeyi söyleme hakkını vermez size. Aksine, birini sevmek, diline en sıkı terbiyeyi vermek demektir.
Şimdi adliyeler kedi, köpek, kuş gibi benzetmelerin havada uçuştuğu dava dosyalarıyla dolacak belki de. Ama asıl mesele bu kelimelerin yasaklanması değil, bir insanın onurunun bir kelimeye sığdırılamayacak kadar büyük olduğunun idrak edilmesidir.
Bir sabah uyandığınızda sevdiğiniz insanın yüzüne bakın. Ona ne diyeceğiniz, aslında kendinize ne değer biçtiğinizle ilgilidir. Çünkü insan, karşısındakini koyduğu yer kadar yücelir veya alçalır. Mahkeme kararındaki o 'ağır kusur', aslında kalpteki bir çürümenin dışa vurumudur.
Sonuçta aşk, birini bir kalıba sokmak değil, onun olduğu haliyle gurur duymaktır. Eğer dilinizden dökülenler karşı tarafın ruhunda yara açıyorsa, o ev artık bir yuva değil, bir hapishanedir. Ve Yargıtay, o hapishanenin kapılarını 'kedi' diyerek açanlara, faturayı ağır kesiyor.
Mert Yıldız
Londra'da para kazanmaktan sıkılıp İzmir'e döndü. Üç fincan kahve olmadan yazmaz.