Çığlıkların Arasındaki O Korkunç Sessizlik
Eğlence ve trajedi arasındaki o incecik, görünmez çizgi üzerine.
O devasa demir kol gökyüzüne doğru savrulurken, aşağıda bir adamın hayatıyla arasındaki mesafe sadece birkaç santimetreydi. Bir lunaparkta duyacağınız en son şey, birinin can havliyle attığı çığlık değildir; çünkü orada herkes bağırır. Adrenalin, korku ve neşenin birbirine karıştığı o gürültü korosunda, gerçek bir acının sesini ayırt etmek neredeyse imkansızdır.
Sözcü’nün haberinde izlediğimiz o görüntüler, bize modern dünyanın en tuhaf tezatlarından birini bir kez daha hatırlattı. İnsanlar, güvenli bir kafesin içinde, kontrollü bir korku satın almak için sıraya giriyorlar. Oysa o 'Ranger' denilen metal yığını, operatörüne çarptığı anda kontrol illüzyonu paramparça oldu.
Operatörün o an orada ne işi vardı? Belki bir emniyet kemerini kontrol ediyordu, belki de sadece rutin bir dikkatsizliğin kurbanı oldu. Ama o devasa kolun, bir kağıdı yırtar gibi insana çarpışını izlemek, ekran başındaki bizler için bile sarsıcıydı. Biz o görüntüleri 'dehşet anları' etiketiyle tüketirken, bir yerlerde birinin dünyası o saniyede durdu.
Asıl ürpertici olan ne biliyor musunuz? Çevredeki insanların tepkisizliği değil, tepkilerinin niteliği. Bir yanda eğlence devam ederken, diğer yanda bir yaşam mücadelesi başlıyor. Lunaparkın o yanar döner ışıkları sönmüyor, pamuk şeker kokusu dağılmıyor. Trajedi, en renkli dekorların önünde en çıplak haliyle dikiliyor.
Burada beni asıl sarsan an, videonun bir noktasında kameranın titrediği o saniye oldu. Kaydı alan kişi, bir 'içerik' yakaladığını mı düşünüyordu yoksa gerçekten yardım etmek mi istiyordu? Dijital çağın en büyük laneti bu; her felaketi bir yönetmen gözüyle izlemeye başladık. Oysa o metalin çıkardığı o tok ses, bir kurgu değil, kemiğin demire yenilişinin sesiydi.
O operatörün o sabah evinden çıkarken cebine koyduğu anahtarları, yarım bıraktığı çayını düşündüm. Bir lunapark makinesinin, yani insanları eğlendirmek için tasarlanmış bir oyuncağın, kendi yaratıcısını bir böcek gibi ezmeye çalışması... Bu, insanın teknolojiyle ve hızla kurduğu o tehlikeli ilişkinin en kısa özeti gibi.
Eğlence sektörünün 'güvenlik' vaadi, aslında pamuk ipliğine bağlı. Biz o koltuklara oturduğumuzda, fizik kurallarının ve mühendislik hesaplarının bizi koruyacağına iman ediyoruz. Ama o demir yığını, bir anlık dalgınlıkla bir cellada dönüşebiliyor. Ve o an, lunaparkın tüm o neşeli müziği, dünyanın en hüzünlü cenaze marşına dönüşüyor.
Bu olay sadece bir iş kazası değil, bir gerçeklik tokadıdır. Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu anlamak için bazen en gürültülü yerlere, kahkahaların en yüksek çıktığı meydanlara bakmak gerekir. Çünkü ölüm, bazen en parlak neon ışığının hemen arkasında, sırasını bekleyen sessiz bir operatör gibidir.
Şimdi o lunaparkta makineler belki yine dönüyor. Çocuklar yine bağırıyor, mısırlar patlıyor. Ama o köşede, o betonun üzerinde artık silinmesi güç bir iz var. Biz izledik, geçtik; ama birileri o görüntüyü hayatı boyunca her gözünü kapattığında yeniden izleyecek. İşte asıl trajedi, kameranın kapandığı yerde başlıyor.
Mert Yıldız
Londra'da para kazanmaktan sıkılıp İzmir'e döndü. Üç fincan kahve olmadan yazmaz.