Şehrin Göbeğinde 'Teksas' Rehaveti
Bir İBB yöneticisinin kaçırılması ve ardından gelen tutuklamalar bize ne anlatıyor?
İstanbul’un göbeğinde bir adamı ensesinden tutup arabaya bindirmek için ya aklınızı yitirmiş olmanız gerekir ya da sırtınızı yasladığınız duvara haddinden fazla güvenmeniz. Erhan Karaal olayı, sıradan bir asayiş bülteni haberi değil; bu, şehrin orta yerinde hukuka çekilen bir resttir.
İBB iştiraki Boğaziçi Yönetim A.Ş.’nin Genel Müdür Yardımcısı’ndan bahsediyoruz. Sokaktaki vatandaştan değil, kentin en büyük mekanizmalarından birinin çarkını çeviren bir bürokrattan. Bu adam güpegündüz kaçırıldı. Şaka gibi, değil mi?
Bugün gelen haberlerde 6 kişinin tutuklandığını okuyoruz. Adalet yerini buluyor gibi görünüyor. Ancak asıl mesele o 6 kişinin parmaklıklar ardına girmesi değil, o 6 kişinin bu eylemi yaparken sergilediği o korkunç özgüven.
Eskiden bu ülkede suçun bir "raconu", bir gizlisi saklısı olurdu. Şimdi ise her şey ekran önünde, her şey pervasızca. Bir kamu yöneticisini paketleyip götürebilecek kadar gözü kararmış bir yapı, aslında bize şunu fısıldıyor: "Biz sizin kurallarınızın üstündeyiz."
Soruşturma derinleştikçe altından ne çıkacak hep birlikte göreceğiz. Ama görünen köy kılavuz istemiyor. Bu olay, İstanbul’un sokaklarında bir süredir kol gezen o "orman kanunu" özleminin bir tezahürüdür. Mafyatik heveslerin, tahsilat çetelerinin ve hukuku bypass etmeye çalışanların cüreti.
Bir an durup düşününce insanın içini asıl sızlatan ne biliyor musunuz? Eskiden biz bu ülkede devletin gücünden, otoritesinden, bazen de o sert yüzünden çekinirdik. Şimdi ise devletin memuru, yöneticisi, sokağın ortasında kendi gölgesinden korkar hale geldi. Adaletin terazisi o kadar çok sarsıldı ki, artık herkes kendi terazisini cebinde taşıyor.
Bu 6 tutuklama, toplumun bozulan sinir uçlarını bir nebze olsun yatıştırabilir. Fakat o lüks araçların camlarından sokağa bakan, belindeki kabarıklığa güvenen o karanlık zihniyeti tutuklamaya yetmez. Karaal’ın başına gelenler, yarın bir başkasının kapısını çalmayacak mı sanıyorsunuz?
İstanbul gibi bir metropolde, her köşe başında bir MOBESE kamerasının olduğu bir devirde bu cüreti gösterebilmek, sadece bir suç işleme motivasyonu değildir. Bu, bir meydan okumadır. Kime mi? Hepimize. Devlete, belediyeye, hukuka ve en önemlisi huzurumuza.
Şimdi soruyorum: Bu 6 kişi bu cesareti hangi boşluktan çekti? Hangi cezasızlık kültüründen beslendi? Eğer bir şehrin yöneticisi güvende değilse, o şehrin sokaklarında yürüyen emekli amca, okula giden genç kız nasıl güvende hissetsin?
Olayın siyasi boyutu, İBB üzerindeki baskılar veya kişisel husumet iddiaları... Bunların hepsi teferruat kalıyor. Asıl mesele, sokağın o tekinsiz, o kuralsız, o vahşi batı atmosferine teslim edilip edilmeyeceğidir.
6 kişi tutuklandı, dosya belki kapanacak. Ama o gün o arabaya zorla bindirilen sadece Erhan Karaal değildi; o gün o arabaya bindirilen, bu kentin huzuruydu. Ve o huzur, 6 kişinin tutuklanmasıyla öyle kolay kolay geri gelmiyor.
Mert Yıldız
Londra'da para kazanmaktan sıkılıp İzmir'e döndü. Üç fincan kahve olmadan yazmaz.