Kavuğun Altındaki Gerçek ve Kaçan Koltuklar
Nasreddin Hoca’nın fıkrasına bile sığamayan bir tahammülsüzlük iklimi üzerine.
Nasreddin Hoca, sekiz asır sonra ilk kez birini eşekten düşürmedi ama tören alanından kaçırdı; hem de sadece birkaç kelimeyle.
Akşehir’de düzenlenen 65. Uluslararası Nasreddin Hoca Şenliği’nde yaşananlar, aslında modern Türkiye’nin trajikomik bir özetidir. Sahneye çıkan temsili Hoca, yani oyuncu Çetin Altay, ağzını açıp iki kelam edince AKP Konya Milletvekili Selman Özboyacı yerinden fırlayıp alanı terk etti.
Neydi o ağır sözler? Hoca, halkın içine karışmış, geçim sıkıntısından, hayat pahalılığından, adaletin kantarından bahsetmişti. Yani Nasreddin Hoca’nın asırlardır yaptığı şeyi yapmıştı: Aynayı suratımıza tutmuştu.
İşte o an anladık ki, bugün bu ülkede Nasreddin Hoca yaşasaydı, muhtemelen hakkında 'halkı kin ve düşmanlığa tahrik' suçundan dava açılırdı. Eşeğine ters bindiği için 'trafiği tehlikeye atmaktan' ehliyetine el konulur, göle maya çaldığı için 'çevreyi kasten kirletmekten' gözaltına alınırdı.
Siyasetin o asık suratlı, her şeyi kişisel hakaret kabul eden, mizahı bir tehdit olarak gören koridorlarında yankılanan bu öfke, aslında büyük bir özgüvensizliğin dışavurumudur. Güç, gülümsemeyi unuttuğu gün çürümeye başlar.
Oysa Nasreddin Hoca bu toprakların sigortasıdır. O, Timur’un fillerine karşı halkın yanında duran, padişahın karşısında eğilmeyen, yanlışa yanlış diyebilen o muazzam Anadolu zekasının temsilcisidir.
Bir milletvekilinin, halkın sevgilisi olan bir figürün sözlerine tahammül edemeyip protokolü terk etmesi, aslında halkın gerçeklerinden ne kadar koptuğunun tescilidir. Sahnedeki adamın başındaki kavuk temsili olabilir ama söylediği dertler fazlasıyla gerçektir.
O an garip bir duyguya kapıldım; sahnede konuşan oyuncunun sesindeki o hafif titremeyi hissettim. Bir an için duraksadı, vekilin kalkıp gittiğini görünce gözlerinde bir anlık endişe belirdi. İşte o an canım çok yandı.
Bir sanatçının, asırlık bir halk kahramanını canlandırırken bile 'acaba başıma bir iş gelir mi?' diye tereddüt ettiği bir ülkede, neşeden bahsedebilir miyiz? Nasreddin Hoca’yı bile 'muhalif' kategorisine sokan bir zihniyet, hangi baharda çiçek açtırabilir?
Eskiden siyasetçiler karikatürlerinin çizilmesinden gurur duyardı. Demirel’in, Özal’ın, Ecevit’in mizahla kurdukları o medeni ilişki, bugünün 'protokol terk eden' sığlığına bakınca bir masal gibi geliyor.
Şimdi sormak lazım: Sayın vekil, Hoca’nın hangi sözü canınızı bu kadar yaktı? 'Parayı veren düdüğü çalar' demesi mi, yoksa 'ye kürküm ye' devrinin bitmediğini hatırlatması mı?
Unutmayın ki Nasreddin Hoca’nın eşeği bile bu kadar alıngan değildi. O eşek, üzerinde taşıdığı bilgenin şakalarına, eleştirilerine ve bazen de sitemlerine asırlardır katlanıyor.
Eğer bir siyasetçi, Nasreddin Hoca’nın fıkrasına sığamıyorsa, o koltuğa zaten çoktan sığmamaya başlamış demektir. Çünkü bu halk, ağlanacak haline gülmeyi Hoca’dan öğrendi; ama kimin gerçekten komik duruma düştüğünü anlayacak kadar da feraset sahibidir.
Sonuçta Hoca yine yapacağını yaptı. Bir fıkra anlatmadı belki ama tek bir hareketle koca bir siyasi tavrı karikatürize etmeyi başardı. Şimdi asıl soru şu: Eşeğe ters binen mi yolunu şaşırmıştır, yoksa aynada gördüğü gerçekten korkup kaçan mı?
Mert Yıldız
Londra'da para kazanmaktan sıkılıp İzmir'e döndü. Üç fincan kahve olmadan yazmaz.