Gökyüzünde Sıkışıp Kalmış Bir İnsanlık Hali
Ankara uçağındaki kriz, aslında hepimizin içindeki o 'inmek bilmeyen' öfkeye dair bir ayna.
Uçak tekerlekleri piste değdiğinde, o tanıdık sabırsızlık koridoru bir anda bir savaş alanına çevirdi. İnsanlar, sanki kapı açılınca cennete ışınlanacaklarmış gibi ayağa fırladı; oysa herkesin bildiği tek bir gerçek vardı: Dışarıda onları bekleyen ne bir mucize ne de huzur vardı.
Ankara uçağında yaşanan o meşhur kriz, tam da bu çaresizliğin dışa vurumu. Bir yolcunun inmek istememesi, sadece koltuğuna duyduğu tuhaf bir bağlılık değil; gitmek istemediği, varacağı yerin onu mutlu etmeyeceğini bildiği o kaçınılmaz sona karşı bir direnişti.
Polis çağrıldığında ortamdaki o gerilimi hayal edin. Herkesin nefesini tuttuğu, uçak içindeki o yapay oksijenin bile ağırlaştığı an. Bir insanın, kendi iradesiyle kurduğu o küçük metal hapishaneden ayrılmayı reddetmesi, aslında hepimizin içinde gizli olan o küçük, çocuksu isyanın bir yansımasıydı.
Asıl şaşırtıcı olan ise, o an uçaktaki diğer yolcuların gözlerinde gördüğüm o saf, katıksız nefret duygusuydu. Kendi hayatlarındaki rutini, kendi mutsuzluklarını, kendi 'vaktinde varma' zorunluluklarını o kadar içselleştirmişlerdi ki, duran, direnen ve akışa uymayan herkesi birer düşman olarak kodlamışlardı.
O yolcu, belki de sadece bir anlığına, dünyanın geri kalanından kopup o koltukta sonsuza kadar kalabileceğini hissetmişti. Belki de dışarıdaki o gri Ankara sabahının, uçaktaki o suni aydınlıktan daha karanlık geleceğini fark etmişti.
Gerçek bir duygusal sarsıntı yaşadım o anı okurken. Hepimiz bazen o uçaktayız. Hayatın bizi zorla ittiği o kapıdan geçmek istemiyoruz. Bir yerlerde, bir koltukta, bir hatıranın içinde ya da bir imkansızlığın kıyısında inatla oturup kalmak istiyoruz.
Polisler geldiğinde o kişi sadece bir 'kriz unsuru' olarak görüldü. Kimse sormadı; "Neden inmiyorsun? Seni burada tutan o ağır hüzün nedir?" diye. Sadece düzeni bozduğu için, sadece takvime uymadığı için damgalandı.
Modern dünya, düzenin bozulmasına tahammülü olmayan bir makine. Bizler ise bu makinenin dişlileri arasında sıkışmış, inmek için sırasını bekleyen yorgun yolcularız. Bazen, sadece bazen, biri çıkıp o koltuğa çivileniyor.
Belki de o yolcunun yerinde olmak, belki de o inatçı sessizliğe sığınmak, bu hayatın en cesur eylemlerinden biriydi. Kim bilir, belki de o uçak hiç inmeseydi, hepimiz daha mutlu olurduk.
İnmek zorunda kalmak, hayatın en büyük trajedisi. Çünkü her iniş, yeni bir başlangıç değil; çoğu zaman sadece bir sonraki bekleyişe atılan ilk adımdır. Ve biz, o uçaktan indiğimiz an, aslında o krizi kendi içimizde yaşamaya devam ediyoruz.
Mert Yıldız
Londra'da para kazanmaktan sıkılıp İzmir'e döndü. Üç fincan kahve olmadan yazmaz.