Ankara’nın Sessiz Koridorlarında Yankılanan Bir Veda
Mehmet Umut Tuncer’in istifası sadece bir koltuk değişimi değil, bir dönemin yorgunluk ilanıdır.
Siyasetin en acımasız kuralıdır: Koltuktan kalktığınız an, odadaki oksijen seviyesi aniden değişir ve o güne kadar etrafınızda pervane olanların gölgeleri birer birer silinir. Bugün Ankara kulislerinde yankılanan haber, sadece bir MKYK üyesinin istifası değil; bir vazgeçişin, belki de bir tükenişin ilanıdır. Mehmet Umut Tuncer, AKP’deki görevlerinden ve aktif siyasetten çekildiğini açıkladığında, partinin vitrininde küçük ama derin bir çatlak oluştu.
İstifa metinleri genellikle birbirine benzer; teşekkürler edilir, sadakat vurgulanır ve "affını isteme" ritüeli tamamlanır. Ancak Tuncer’in vedasında farklı bir tını var. Sadece görevden ayrılmıyor, kapıyı tamamen kapatıp anahtarı da içeri fırlatıyor. Siyaseti tamamen bıraktığını söylemek, Türkiye gibi politikanın nefes alıp vermek kadar doğal karşılandığı bir ülkede, "Ben artık bu oyunun bir parçası olmak istemiyorum" demektir.
AKP içindeki bu "şok" dalgasının sebebi, Tuncer’in isminden ziyade, gidiş biçimidir. Genç, akademik kimliği olan ve partinin yeni nesil vitrininde yer alan bir ismin, yolun ortasında "buraya kadar" demesi, içerideki metal yorgunluğunun hangi aşamaya geldiğinin de kanıtı. İktidarın devasa mekanizması içinde bir dişli olmaktan yorulmak, her babayiğidin itiraf edebileceği bir gerçek değildir.
Siyaset, dışarıdan bakıldığında bir güç gösterisi gibi görünse de içeriden bakıldığında bitmek bilmeyen bir uzlaşı ve bazen de kendinden taviz verme sanatıdır. Tuncer, belki de bu sanatın icrasında kendi iç huzurunu kaybettiğini fark etti. Bir insanın, elindeki en büyük kozu, yani iktidar partisindeki o imtiyazlı koltuğu bırakıp "sivil hayata" dönme arzusu, aslında hepimize bir şeyler anlatmalı.
Tam bu noktada, yazının başında söz verdiğim o anı paylaşmalıyım. Haberi ilk duyduğumda, telefonumun ekranındaki o kuru metne bakarken tuhaf bir sızı hissettim. Bu, siyasi bir kayıp için duyulan üzüntü değildi; daha çok, bir insanın kendi doğasına dönme çabasının yarattığı o saf ve çıplak dürüstlüğe duyulan saygıydı. Gücün zirvesine bu kadar yakınken, o zirvenin soğuğundan kaçıp sığınacak bir liman aramak... İşte bu, modern zamanların en gerçek trajedisidir.
Ankara’da hiçbir istifa sadece bir istifa değildir. Her veda, arkasında bir boşluk bırakır ama aynı zamanda bir soruyu da miras bırakır: Sırada kim var? Tuncer’in gidişi, AKP’nin kendi içindeki dinamikleri sorgulamasına neden olacak mı, yoksa "gelen ağam giden paşam" mantığıyla yer doldurma operasyonuna mı girişilecek? Muhtemelen ikincisi olacak.
Ancak unutulmamalı ki, bir binanın sağlamlığı sadece temeliyle değil, içindeki insanların o binaya duyduğu aidiyetle ölçülür. Vitrindeki isimler birer birer "ben yokum" demeye başladığında, binanın dış cephesi ne kadar parlak olursa olsun, içeride bir yerlerde rutubet başlamış demektir.
Tuncer, belki de en doğrusunu yaptı. Siyasetin o boğucu tozundan sıyrılıp kendi hikayesini yazmaya karar verdi. Şimdi o odadaki oksijen başkaları için azalırken, o muhtemelen uzun zamandır almadığı kadar derin bir nefes alıyor. Geriye kalanlar ise, boşalan o koltuğun soğukluğuyla baş başa.
Mert Yıldız
Londra'da para kazanmaktan sıkılıp İzmir'e döndü. Üç fincan kahve olmadan yazmaz.