Altın Varaklı İflasın 170 Yıllık Sessizliği
Dolmabahçe’nin tavanındaki 14 ton altın, aslında bir imparatorluğun kefen parasıydı.
Abdülmecid’in gümüş tepsilerde ikram edilen borç senetleri, Boğaz’ın serin sularına değil, koca bir imparatorluğun haysiyetine gömülmüştü. Bugün önünden geçerken hayranlıkla süzdüğümüz o devasa mermer kütle, 170 yıl önce yükselirken aslında Osmanlı’nın mezar taşını yontuyordu. Dolmabahçe Sarayı, sadece bir mimari şaheser değil; gösterişin, borçla alınan itibarın ve gerçeklikten kopuşun taştan tecessüm etmiş halidir.
Kırım Savaşı’nın barut kokusu henüz dağılmamıştı. Devletin kasasında maaş ödeyecek kuruş kalmamıştı. Ama Galata bankerlerinden alınan yüksek faizli sterlinler, sarayın tavanlarındaki o meşhur altın varaklara dönüştürülüyordu. Tam 14 ton altın kullanıldı o tavanlar için. Halkın ekmeği küçülürken, sarayın avizeleri devleşiyordu.
Beşiktaş sahilinde yükselen bu yapı, Avrupa’ya “Biz hala ayaktayız” demenin en pahalı yoluydu. Oysa Avrupa, o şatafatlı kapılardan içeri bakarken görkemli bir devlet değil, sadece borçlarını tahsil edeceği bir mülk görüyordu. İtibarın sarayla, koltukla, altınla kazanılacağını sanan o kadim yanılgı, 1856’da bu binanın anahtarıyla birlikte tarihe mühürlendi.
Şaşırtıcı olan ne biliyor musunuz? Bu sarayın koridorlarında dolaşırken insanın boğazına düğümlenen o garip hüzün, sadece bir devrin kapanmış olmasından kaynaklanmıyor. Asıl sarsıcı olan, bu devasa israfın içinde filizlenen o sessiz trajedidir: Sarayın inşası bittikten sadece yirmi yıl sonra Osmanlı Devleti resmen iflasını, yani 'Ramazan Kararnamesi'ni ilan etti. Dünyanın en lüks saraylarından birine sahiptiler ama memurun maaşını yarım porsiyon ödeyebiliyorlardı.
İşte o an, o kristal avizelerin altında, aslında hiçbir ışığın yanmadığını anlıyorsunuz. Saray bittiğinde, devlet de bitmişti. Görkemli merdivenlerden inen sultanlar, aslında borç batağının derinliklerine doğru yürüyorlardı. Her bir mermer sütun, Anadolu’nun feryadıyla dikilmişti.
Ancak bu hikâyenin en sarsıcı, en insanın içini titreten anı başkadır. O görkemli saray, o debdebeli israfın merkezi, yıllar sonra gerçek bir lidere ev sahipliği yaptı. Ama o lider, sarayın yaldızlı salonlarında ziyafetler vermek için değil, bir halkın küllerinden doğuşunu o soğuk duvarlar arasından yönetmek için oradaydı. Ve nihayetinde, 10 Kasım sabahı o devasa binanın içindeki en mütevazı odalardan birinde, bir saatin durmasıyla her şey değişti.
Atatürk, o sarayda hayata gözlerini yumduğunda, aslında bir devrin sadece israfını değil, o israfın yarattığı enkazı temizlemiş olmanın huzuru içindeydi. Sarayı yapanlar onu bir gösteriş kalesi sanmıştı; o ise sarayı milletin malı yaparak oradaki 'kul' kokusunu dağıttı.
Bugün 170 yaşındaki bu yapıya bakarken sadece turistlerin flaşlarını görmeyin. O tavanlardaki altınlara bakarken, ödenemeyen dış borçları, Duyun-u Umumiye’yi ve bir halkın nasıl yoksullaştırıldığını hatırlayın. Çünkü tarih, ders almayanlar için muazzam bir tekerrürden ibarettir.
İtibar, borç parayla inşa edilen sarayların odalarında değil; halkın karnının tokluğunda, adaletin terazisinde ve üretimin gücündedir. 170 yıl önce o kapıdan giren ihtişam, aslında bir imparatorluğun çıkış biletiydi. Dolmabahçe bize şunu fısıldıyor: Altın varaklı tavanlar, çöken bir çatıyı asla tutamaz.
Ceylan Arslan
BM'de 12 yıl geçirdikten sonra masanın arkasından sıkılıp yazmaya başladı.