Korna Sesinden Kalan Enkaz
Mutluluğu gürültüyle ölçenlerin ödediği ağır bedel üzerine.
Direksiyon başında magandalığı “gelenek” diye yutturmaya kalktığınız an, o beyaz gelinliğe ilk lekeyi siz sürüyorsunuz. Şehir eşkıyalığının adını “düğün neşesi” koyunca, yaptığınız saygısızlık kutsal bir törene dönüşmüyor. Aksine, bir çiftin en güzel gününü, yüzlerce insanın bedduasına meze ediyorsunuz.
Sözcü’nün haberinde okuduk; düğün konvoyunun faturası bu kez gerçekten ağır olmuş. Trafiği felç edenlere, yolu babasının tapulu malı sananlara cezalar yağmış. Peki, bu ceza makbuzları o anki kibri satın alabilir mi? Hiç sanmıyorum.
Biz ne ara sevinmeyi başkasına eziyet etmekle eşdeğer görmeye başladık? Eskiden düğünler mahallenin bayramıydı. Şimdi ise mahallenin kabusu haline geldi. Dörtlüleri yakıp yolu kapatmak, trafikte zikzak çizmek, havaya ateş açmak... Bunlar bir kutlama biçimi değil, birer medeniyet iflasıdır.
Sizin o anki sahte zafer çığlıklarınız, hastaneye yetişmeye çalışan bir ambulansın sireninden daha mı önemli? Ya da sınavına yetişmeye çalışan bir gencin geleceğinden? Kendi mutluluğunuzu bir başkasının özgürlüğünün bittiği yere değil, tam da o özgürlüğün tepesine inşa ediyorsunuz.
Geçen yıl şahit olduğum bir sahneyi hiç unutamıyorum. İstanbul’un en işlek caddelerinden birinde, bir düğün konvoyu yolu tamamen kapatmış, damat ve arkadaşları yolun ortasında göbek atıyordu. Arkada ise bir taksi şoförü çaresizce direksiyonu yumrukluyordu. Arka koltukta oturan yaşlı kadın, kucağındaki oksijen tüpüyle nefes almaya çalışıyordu.
O kadının yüzündeki o morarmış çaresizlik, o damadın yüzündeki o anlamsız sırıtışla karşı karşıyaydı. Bir yanda hayata tutunmaya çalışan bir can, diğer yanda “ben evleniyorum, dünya dursun” diyen bir ego. O ambulansın o yoldan geçemediği her saniye, aslında toplum olarak ne kadar alçaldığımızın bir göstergesiydi.
Şimdi kesilen o ağır cezalar, belki o konvoydakilerin cebini yakacak. Ama o yaşlı kadının bakışlarındaki o korkuyu, o taksi şoförünün çaresizliğini telafi etmeyecek. Bizim asıl meselemiz, parayla ödenemeyecek olan o ahlaki faturadır.
Mutluluk, paylaşıldıkça çoğalan bir şeydir, doğru. Ama başkasının hakkını gasp ederek paylaştığınız şey mutluluk değil, sadece gürültülü bir bencilliktir. Kimse sizin evlenmenize karşı değil, ama kimse sizin düğün töreninizin esiri olmak zorunda da değil.
O konvoyun başındaki “mutlu” çift, evlerine döndüklerinde belki o cezayı konuşacaklar. Belki “ne biçim şanssızlık” diyecekler. Ama keşke şunu diyebilseler: “Biz bugün kaç kişinin vaktini çaldık? Kaç kişinin ahını aldık?”
Medeniyet, korna çalarak yol kesmek değil, yanından geçtiğin insana rahatsızlık vermeden gülümseyebilmektir. Bir toplumun kalitesi, en mutlu gününde bile başkasının hakkını ne kadar gözettiğiyle ölçülür. O ağır faturalar ödenecek elbet, ama gasp edilen o dakikaların, o huzurun faturası hiçbir zaman tahsil edilemeyecek.
Eğer bir kutlama başkasının gözyaşına veya öfkesine sebep oluyorsa, o sofradan bereket beklemeyin. Çünkü en ağır fatura, her zaman vicdanlara kesilir.
Ceylan Arslan
BM'de 12 yıl geçirdikten sonra masanın arkasından sıkılıp yazmaya başladı.