İmzayı Atan Değil, Kalemi Tutan Suçlu
İşten kovulurken önünüze sürülen o 'her hakkımı aldım' kağıtları artık birer çöp parçası.
Kapının önüne konulduğunuz o buz gibi sabahın tek bir sesi vardır: Tükenmez kalemin kağıt üzerindeki o hışırtılı, cellat tırnağını andıran gıcırtısı. Karşınızda yıllardır "aile" olduğunuzu söyleyen adam, elinde bir kağıt parçasıyla durur ve o meşhur cümleyi kurar: "Bunu imzalamazsan tazminatını unut."
O an, o odadaki hava oksijenden değil, safi çaresizlikten ibarettir. Cebinizdeki son parayı, akşam eve götüreceğiniz ekmeği ve çocukların okul taksitini düşünürken, o kağıda attığınız imza aslında bir teslimiyet belgesidir. "Tüm haklarımı aldım, hiçbir alacağım kalmamıştır" yalanını, kendi el yazınızla tarihe geçersiniz.
Sözcü’nün haberinde okuduğumuz o gelişme, sadece bir hukuk haberi değil; bu bir onur iadesidir. Yıllardır işverenlerin bir kalkan gibi kullandığı, işçinin boğazına çöktüğü o ibranameler artık birer birer iptal ediliyor. Hukuk, nihayet masadaki o asimetrik gücü gördü.
İşten çıkarılma tebligatıyla aynı gün imzalatılan, içeriği işçi aleyhine olan, baskı altında alınan o belgeler artık mahkeme salonlarında bir kağıt parçasından öteye geçemeyecek. Çünkü adalet, "rızanın" korkuyla sakatlandığını artık biliyor. Kimse işini kaybettiği dakika, tüm haklarından feragat edecek kadar mutlu olamaz.
Bir keresinde, otuz yılını bir fabrikaya vermiş Vedat Amca ile tanışmıştım. Elinde buruşuk bir kağıt, gözünde yaşla anlatmıştı. "Evladım," demişti, "Bana öyle bir baktılar ki, sanki o kağıdı imzalamasam beni oradan sağ çıkarmayacaklardı. İmzaladım, otuz yılımı o mürekkep lekesinde bıraktım."
Vedat Amca’nın o günkü titreyen ellerini hiç unutmadım. O imza, onun için sadece bir feragatname değil, bir aşağılanma nişanıydı. Bugün gelen haber, aslında Vedat Amca’nın ve onun gibi binlercesinin geç kalmış intikamıdır. Devlet, işverene "İşçinin çaresizliğini nakde çeviremezsin" diyor.
İşverenler şimdi kara kara düşünecekler. O şık ofislerde, insan kaynakları departmanlarının soğuk koridorlarında hazırlanan o tuzak metinler artık işe yaramayacak. İşçiye "Al şu üç kuruşu, imzala şu kağıdı, git yargıya başvurma" devri kapandı. Artık yargı, o imzanın atıldığı anın fotoğrafını çekiyor.
Gerçekten şaşırtıcı olan ne biliyor musunuz? Bu kararın bu kadar geç gelmiş olması. Yıllarca binlerce insan, hakları gasp edilmesine rağmen "Ama imzan var" denilerek kapı dışı edildi. Bir kağıt parçası, alın terinden daha kutsal sayıldı. Şimdi ise terazi yeniden dengeleniyor.
Bu karar, sadece parayla ilgili değil. Bu, bir insanın emeğine duyulan saygının hukuki tescilidir. Bir işçi, işten çıkarıldığı an savunmasızdır. O savunmasızlık anını ganimete çevirmek, en hafif tabiriyle vicdansızlıktır. Hukuk, bu vicdansızlığa dur diyerek aslında toplumun vicdanını rahatlatıyor.
Bundan sonra o masaya oturduğunuzda korkmayın. Elinizdeki kalem artık bir infaz aracı değil. Eğer hakkınız gasp ediliyorsa, o kağıdın altındaki imzanızın bir hükmü yok. Çünkü artık adalet, kağıttaki imzaya değil, o imzanın arkasındaki zorlamaya bakıyor.
Hayat bazen tek bir satırla değişir. Eskiden o satır işçinin sonuydu, şimdi ise hakkını arayışının başlangıcı olacak. Vedat Amca’nın o günkü gözyaşları belki geri gelmez ama en azından artık kimsenin babası, elinde o buruşuk ve haksız kağıtla eve dönmek zorunda kalmayacak.
Bu memlekette güzel şeyler de oluyor dedirten cinsten bir gelişme bu. Mürekkep kurur, yalanlar unutulur ama adalet, eninde sonunda o masaya oturur. Ve o masa, artık sadece güçlünün değil, haklının masasıdır.
Ceylan Arslan
BM'de 12 yıl geçirdikten sonra masanın arkasından sıkılıp yazmaya başladı.