Aynadaki Yabancı: Celladına Benzemenin Dayanılmaz Hafifliği
Billboardlar yalan söylemez; bazen sadece en acı gerçeği yüzümüze çarparlar.
Siyasetin en kirli kuralıdır: Dövüldüğün sopaya aşık olursan, celladına benzemeye başlarsın. Bugün sokaklarda, devasa billboardlarda Kemal Kılıçdaroğlu’nun yüzünü görüyoruz; ancak bu yüz, o eski “Halil İbrahim Sofrası”nı kuran, kucaklaşmaktan bahseden adamın yüzü değil. Bu, iktidarın çizdiği sınırların içine gönüllü olarak hapsolmuş, onların diliyle, onların öfkesiyle ve onların korku iklimiyle konuşmaya çalışan bir gölge.
Sözcü’nün geçtiği haber, aslında bir malumun ilanı gibi duruyor karşımızda. Billboardlarda hedef gösterilen Kılıçdaroğlu, aslında kendi siyasi kimliğinin son kırıntılarını o ilanların altına imza atarken feda ediyor. Cumhur İttifakı’yla aynı çizgide buluşmak, bir muhalefet lideri için stratejik bir hamle değil, entelektüel ve siyasi bir teslimiyettir. Eğer siz, sizi şeytanlaştıranların argümanlarını kuşanıp meydanlara çıkarsanız, seçmen neden taklidinize oy versin?
Bir zamanlar “Adalet” diyerek yollara düşen, ayaklarındaki nasırlarla milyonların umudu olan o adamı hatırlıyorum. Ankara’dan İstanbul’a yürürken yanında taşıdığı o tek kelimelik pankart, sadece bir talebi değil, bir ahlakı temsil ediyordu. O günlerde Kılıçdaroğlu, Türkiye’nin kutuplaşmış ikliminde bir vaha gibiydi. Şiddetten uzak, nezaketle örülmüş bir direnişin simgesiydi.
Şimdi ise aynı Kılıçdaroğlu’nu, sığınmacı karşıtlığı üzerinden yükselen o sert, köşeli ve dışlayıcı dilin içinde görüyoruz. Billboardlardaki o sert ifadeler, Cumhur İttifakı’nın yıllardır toplumun damarlarına zerk ettiği “güvenlikçi” ve “milliyetçi” söylemin birer kopyasından ibaret. İktidarın oyun sahasına girip, iktidarın kurallarıyla ve iktidarın hakemiyle maç kazanmaya çalışmak, siyasi bir intihardan başka nedir?
Buradaki asıl trajedi, Kılıçdaroğlu’nun bu yeni “çizgisinin” bir tercih değil, bir mecburiyet gibi sunulmasıdır. Muhalefet, iktidarın belirlediği “milli-gayrimilli” parantezine sıkıştığı an, oyun zaten bitmiş demektir. Kılıçdaroğlu, kendisine karşı kurulan o devasa propaganda makinesini kırmak yerine, o makinenin bir dişlisi olmayı kabul etmiş görünüyor. Bu, sadece bir seçim stratejisi hatası değil, bir omurga aşınmasıdır.
Bir an durup düşünün; sizi aylarca terörle, ihanetle, ülkeyi bölmekle suçlayan bir yapının diliyle konuşmaya başladığınızda, aslında o suçlamaları zımnen kabul etmiş olmuyor musunuz? “Ben de onlar gibiyim, ben de sertim, ben de sizin korkularınızı besleyebilirim” demek, kendi varlık sebebinizi inkar etmektir. Oysa bu ülkenin ihtiyacı olan şey, iktidarın kötü bir kopyası değil, ona sahici bir alternatifti.
Billboardlara bakarken içimi sızlatan bir şey var. O ilanların arkasındaki maliyetten, siyasi hesaptan daha derin bir sızı bu. Bir insanın, ömrünü verdiği değerlerin tam zıttı bir noktada, sadece bir miktar daha oy alabilmek ya da ayakta kalabilmek için durması... Bu, siyasetin soğuk yüzüdür. Ama bu kadar da soğuk olmamalıydı.
Hatırlıyorum, o meşhur yürüyüşün sonunda Maltepe’de milyonlara seslenirken “Biz bir duvarı yıktık” demişti. O duvar, korku duvarıydı. O duvar, ötekileştirme duvarıydı. Şimdi bakıyorum da, o yıkılan duvarın taşlarıyla kendine yeni bir hapishane inşa etmiş Kılıçdaroğlu. Üstelik o hapishanenin gardiyanları, dün ona küfredenlerle aynı dili konuşuyor.
Siyasetçi, toplumun aynasıdır derler. Eğer Kılıçdaroğlu bugün Cumhur İttifakı’yla aynı çizgide duruyorsa, bu ayna bize çok karanlık bir şeyi gösteriyor demektir. Türkiye’de artık fikirlerin değil, sadece “kim daha çok bağırıyor” yarışının hüküm sürdüğünü kanıtlıyor. Billboardlardaki o sert bakışlı fotoğraflar, aslında bir mağlubiyetin belgesidir. Seçimi sandıkta kaybetmeden önce, zihinlerde ve vicdanlarda kaybetmenin belgesi.
Sonuçta, billboardlar eskir, kağıtlar yırtılır, yağmurlar o sloganları siler süpürür. Ama bir liderin, düşmanına benzeyerek yok oluşu, tarihin sayfalarında silinmez bir leke olarak kalır. Kılıçdaroğlu, Cumhur İttifakı’nın çizgisine gelerek belki o billboardlarda kendine yer buldu ama o büyük “umut” sofrasındaki sandalyesini kendi elleriyle kenara itti. Yazık, hem de çok yazık.
Ceylan Arslan
BM'de 12 yıl geçirdikten sonra masanın arkasından sıkılıp yazmaya başladı.