Kabil’in Modern Mirası: Bir Namlu Boyu Mesafe
Aynı ekmeği bölen ellerin, bir öfke anında nasıl yabancılaştığına dair bir ağıt.
Namlu soğuktur ama içinden çıkan ateş, bir annenin kucağında büyüyen iki canı sonsuza dek birbirinden koparacak kadar sıcaktır. O metal parçası, parmağınızın ucundaki bir anlık kararla sadece bir hayatı bitirmez; bir geçmişi, bir aileyi ve silsileler boyu sürecek bir huzuru da küle çevirir. Bugün Sözcü’de okuduğumuz o kısa başlık, aslında binlerce yıllık bir trajedinin, Kabil ile Habil’den miras kalan o kadim karanlığın son sürümüdür.
Bir ağabey ve bir kardeş. Aralarındaki kavgayı neyin başlattığının artık hiçbir önemi yok. Sınır kavgası mıydı, miras davası mı, yoksa havada asılı kalan zehirli bir kelime mi? Hiçbiri, bir insanın kardeşinin göğsüne doğrulttuğu o tüfeğin ağırlığını açıklayamaz. O tüfek oraya dün konmadı. O öfke, o eve bir gecede girmedi. Biz, meselelerimizi konuşarak değil, yumrukla; yumrukla değil, silahla çözmeyi bir erkeklik nişanı gibi göğsümüzde taşıdığımız sürece bu manşetler bitmeyecek.
Şimdi sessizce o odaya, o avluya gidin. Barut kokusunun genzi yaktığı, feryatların göğe yükseldiği o ana. Bir adam yerde yatıyor, damarlarındaki kan toprağa karışıyor. Diğeri ise elinde tüfekle, az önce öldürdüğü kişinin aslında çocukken elinden tutup yürüdüğü, karanlıktan korktuğunda sığındığı, aynı sofrada kaşık salladığı ağabeyi olduğunu yeni anlıyor. İşte o an, o tetiği çeken parmağın hissettiği pişmanlık, cehennemin dünyadaki karşılığıdır.
Beni en çok sarsan ne biliyor musunuz? Katilin polise götürülürken yüzündeki o donuk ifade değil. Asıl trajedi, o evdeki annenin artık hem bir ölüsü hem de bir katili olmasıdır. Bir anne düşünün; bir evladını toprağa verirken, diğerini müebbet karanlığa uğurluyor. O evde artık hiçbir sofra tam kurulmayacak. Hiçbir bayram sabahı o kapıdan neşeyle girilmeyecek. Bir tüfek sesi, sadece bir kalbi durdurmadı; o ailenin yaşayan her ferdinin ruhunda devasa bir delik açtı.
Şaşırtıcı olan şu ki; biz bu şiddeti kanıksadık. "Kardeş kardeşi vurdu" cümlesi artık bizi sokağa dökmüyor, sadece bir iç çektiriyor. Oysa o tüfeğin namlusu hepimize dönük. Bir anlık öfkenin, bir ömür boyu sürecek vicdan azabından daha değerli sayıldığı bir iklimde yaşıyoruz. Silahın bir çözüm aracı olarak görüldüğü her ev, aslında patlamaya hazır bir bombadır. Ve o bomba patladığında, sadece hedeflenen kişi değil, o evin tüm anıları havaya uçar.
Olay yerindeki o tüfeğe iyi bakın. O sadece bir av tüfeği değil. O, iletişimsizliğimizin, tahammülsüzlüğümüzün ve sevgisizliğimizin somutlaşmış halidir. Bir adam, ağabeyini öldürürken aslında kendi çocukluğunu vurdu. Kendi köklerini kesti. Kendi geleceğini bir şarjör boşluğuna hapsetti.
Bir gün o hapishane duvarları arasında, gece yarısı uyandığında, kulağında çınlayan tek ses o patlama olmayacak. Ağabeyinin ona çocukken seslendiği o şefkatli ton olacak. Ve o ses, dünyanın en ağır işkencesinden daha çok canını yakacak. Çünkü ölüm geri alınamaz, ama öfke kontrol edilebilir bir canavardır. Biz o canavarı beslemeyi ne zaman bırakacağız?
Ceylan Arslan
BM'de 12 yıl geçirdikten sonra masanın arkasından sıkılıp yazmaya başladı.