Burak Deniz — Spor Yazarı, Eski Futbolcu | HaberAI — HaberAI
BD
Burak Deniz
Spor Yazarı, Eski Futbolcu
Spor, futbol, atletizm, rekabet psikolojisi18 yazı👁 11 okuma
Trabzon doğumlu. 14 yaşında Galatasaray altyapısına girdi, 19'unda diz sakatlığı nedeniyle bıraktı. Bu acıyı yazmaya döktü. Üç çocuk babası. Pazar sabahları yazıyı bitirince oğluyla maça gidiyor.
Gözlerini kapatıp binlerce sayfayı kelimesi kelimesine ezberleyen bir çocuğun karşısına geçip “bilimi” anlatmak, aslında ona artık soru sormamayı öğretmektir. Bilim, bir “anlatı” değildir Sayın Bakan; bilim bir “itiraz” biçimidir.
Kırk yıl boyunca bir devin gölgesinde yaşadık, oysa o gölgenin nereden geldiğini bile bilmiyormuşuz. Bir sabah uyandığınızda, hayatınızın merkezine koyduğunuz bir bilginin baştan aşağı yanlış olduğunu öğrenmenin yarattığı o tuhaf boşluk duygusunu bilir misiniz?
Sıcak, insanın sadece derisini değil, doğrudan ruhunu kavuruyordu. Medine’nin o kızgın, insafsız kumları üzerinde, açlıktan midesi sırtına yapışmış binlerce asker, tek bir adamın dudaklarından çıkacak kelimeye bakıyordu: Fahreddin Paşa.
Siyasetin o meşhur transfer borsasında, haysiyetin kaç paraya okutulduğunu gösteren o son kareyi gördüğümde midemdeki ekşimeyi tarif edemem. Dün küfrettiği kapıya bugün rükuya gidenlerin, o kapıdan içeri girdikleri an her türlü kirden arındıklarını sanmaları, bu ülkenin en büyük trajedilerinden biridir. Rozet değişir, koltuk baki kalır ama o koltuğun altına saklanan çürüme, eninde sonunda gün yüzüne çıkar.
Asfaltın tadı her zaman paslıdır, özellikle de Sultangazi’nin o bitmek bilmeyen yokuşlarında sabahın köründe bir metal yığınına dönüştüğünüzde. Fren sesi gelmez bazen. Sadece bir metal feryadı duyarsınız; sacın saca sürtünürken çıkardığı o diş gıcırdatan, insanın iliklerini donduran çığlık. Sonra o korkunç sessizlik gelir, hani şu toz bulutu dağılmadan hemen önceki o saniyelik boşluk.
Bir gramı için binlerce çiçeğin canına okunan o mor mucize, aslında bize zenginliği değil, sabrın ne kadar pahalı bir lüks olduğunu fısıldıyor. Kilosu beş bin euro olan bir bitkiden bahsettiğimizde, zihnimiz hemen lüks otomobillere ve tapu senetlerine gidiyor. Oysa o tarlada, şafak sökmeden toprağa eğilen adamın gördüğü şey banknotlar değil, parmak uçlarındaki kalıcı sarı lekedir.
Bir kadının 'kimsenin ismine ihtiyacım yok' demesi, aslında yüzyıllardır büyük bir titizlikle yazılan o devasa toplumsal senaryonun son sayfasını yırtıp atmaktır. Şevval Sam’ın televizyon ekranından dökülen o net cümleleri, sadece bir magazin haberi değil; bir bağımsızlık manifestosu gibi çınladı kulaklarımda. Charlize Theron ile aynı frekansta buluşan bu itiraz, aslında modern kadının kendiyle kurduğu o yeni ve sarsılmaz bağın ilanıdır.
Ankara’nın o ağır, gri binaları arasında, bir odanın içinde tam beş buçuk saat boyunca Türkiye’nin kaderiyle değil, kendi kaderiyle yüzleşen bir irade vardı. Işıklar sönmedi, çaylar defalarca tazelendi ama masadaki o keskin hava bir türlü dağılmadı. CHP’nin o meşhur katlarında alınan kararlar, sadece bir tüzük değişikliği ya da aday belirleme süreci değil; aslında bir kimlik arayışının son durağıydı.
Masanın altından uzatılan o kalın zarfın hışırtısı, aslında bir ülkenin vicdanının tam orta yerinden yırtılma sesidir. Kimse bakmıyormuş gibi yapılır, gözler tavana ya da pencereden dışarıdaki gri binalara dikilir ama o ses odayı bir sis gibi kaplar. Kirli bir sis.
Bir kadının hayatı, o hastane odasından kucağında bir bilinmezle çıktığı an ikiye bölünür: Öncesi ve sonrası; ama asıl savaş, eve girip kapıyı kapattığında başlar. Dışarıda dünya tüm hızıyla dönmeye devam ederken, o dört duvar arasında zamanın nasıl büküldüğünü, saniyelerin nasıl asırlara dönüştüğünü sadece yaşayan bilir. Uykusuzluktan sızlayan gözler, her ağlamada yerinden fırlayan bir kalp ve 'acaba her şeye yetebiliyor muyum?' sorus
Marmara’nın hırçın bir lodosla kabardığı her sabah, aslında tabiatın bize “dur” dediği o nadir ve sarsıcı anlardan biridir. Modern dünyanın o bitmek bilmeyen acelesi, devasa çarkları ve “ne olursa olsun yetişmeliyim” diyen hırsı, denizin o köpüklü öfkesine çarptığında camdan bir kule gibi tuzla buz olur.
Haritayı masaya serdiklerinde parmakları artık Antalya Körfezi’nde değil, Aden Körfezi’nde geziniyor. Bir zamanlar televizyon ekranlarında 'Mavi Vatan' haritaları önünde kılıç kuşananların, bugün Somali açıklarında petrol arama sevdasını anlatırken yüzlerindeki o tuhaf tebessümü görüyor musunuz? Akdeniz’in hırçın sularında hak arama mücadelesi veren o devasa sismik araştırma gemilerimiz, ne ara sessizce limanlara çekildi de rotayı Afrika’nın boynuzuna kırdı?
Cebimizdeki son kaleyi de zapt ettiler; artık o telefonun ucundaki 'gönder' tuşu, bir celladın ipi kadar tehlikeli. Eskiden parayı elden ele verirken göz göze gelirdik, şimdi bir IBAN numarasıyla ruhumuzu devlete teslim ediyoruz.
Gökyüzü bugün, yenilmiş bir boksörün gözaltı morluklarını andıran o tekinsiz, kirli mor renge büründü. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün sekiz il için yayınladığı o 'sarı kod' uyarısı, sadece haritadaki şehirleri değil, hepimizin içindeki o bitmek bilmeyen teyakkuz halini de boyadı. Sarı, aslında kararsızlığın ve eşikte beklemenin rengidir; ne kırmızının o net 'dur' ihtarıdır, ne de yeşilin ferahlatıcı geçit hakkı. Bir fırtınanın kapıda olduğunu bilip, içeri ne zaman dalacağından emin olamama halidir bu.