Zarfın İçindeki Karanlık
Masanın altından uzatılan o hışırtı, aslında bir ülkenin vicdanının yırtılma sesidir.
Masanın altından uzatılan o kalın zarfın hışırtısı, aslında bir ülkenin vicdanının tam orta yerinden yırtılma sesidir. Kimse bakmıyormuş gibi yapılır, gözler tavana ya da pencereden dışarıdaki gri binalara dikilir ama o ses odayı bir sis gibi kaplar. Kirli bir sis.
Sözcü’nün manşetine taşınan o rüşvet hikayesi, sadece bir para trafiği değil; bir çürüme anatomisidir. Kağıt üzerinde rakamlar uçuşur, isimler kodlanır, aracılar devreye girer. Ama asıl mesele, o paranın kimin cebinden çıktığı ve kimin hakkından çalındığıdır.
Biz bu hikayeleri çok duyduk, çok okuduk. Eskiden rüşvetin bir utancı, gizli saklı bir tarafı vardı. Alanın eli titrer, verenin yüzü kızarırdı. Şimdilerde ise rüşvet, 'iş bitiricilik' adı altında meşrulaştırılan, 'hizmet bedeli' diye ambalajlanan bir sektör haline geldi.
Sistem öyle bir kurulmuş ki, çarkın dönmesi için mutlaka birilerinin yağlanması gerekiyor. Yağlanmayan çark gıcırdıyor, işler duruyor, dosyalar tozlu raflarda bekletiliyor. Vatandaşın en temel hakkı, bir memurun ya da siyasetçinin 'lütfu' haline getirilince, rüşvet de o lütfun bedeli sayılıyor.
Geçenlerde eski bir bürokratla sohbet ediyordum. Bana rüşvetin nasıl 'helalleştirildiğini' anlattı. 'Artık kimse rüşvet demiyor evlat,' dedi. 'Buna rızık diyorlar, hediye diyorlar, gönül alma diyorlar.' Kelimeleri kirletmek, suçu örtbas etmenin en kolay yoludur çünkü.
Asıl sarsıcı olan ne biliyor musunuz? O rüşveti alan adamın akşam eve gidince çocuklarının alnından öpmesi. O parayla alınan ekmeği sofraya koyup 'afiyetle' yemesi. Bir insanın kendi haysiyetini birkaç balya kağıda takas etmesi ve sonra aynaya bakabilmesi... İşte bu, toplumsal bir cinnet halidir.
O zarfın içindeki sadece para değildir. O zarfın içinde, atanamayan öğretmenin umudu vardır. O zarfın içinde, hakkı yenen esnafın alın teri vardır. O zarfın içinde, hastane kuyruğunda bekleyen yaşlı teyzenin ilacı vardır. Siz o parayı cebinize koyarken, aslında binlerce insanın geleceğini o zarfa sığdırıp yok ediyorsunuz.
Bir rüşvet hikayesi okuduğumuzda sadece 'yine yapmışlar' deyip geçiyoruz. Kanıksıyoruz. Alışıyoruz. En tehlikelisi de bu; kötülüğün sıradanlaşması. Bir toplum rüşvete, yolsuzluğa, haksız kazanca alışmışsa, o toplumun temellerine dinamit döşenmiş demektir.
Adalet, bir gün o masanın altına eğilip o zarfı tutan eli yakalamak zorundadır. Sadece alanı değil, vereni de, o çarka göz yumanı da. Çünkü temiz bir toplum, ancak kirli ellerin teşhir edilmesiyle inşa edilebilir.
Bugün manşetlerde gördüğümüz o rakamlar, yarın çocuklarımızın önüne 'borç' olarak çıkacak. Bugün sustuğumuz her haksızlık, yarın bize 'adaletsizlik' olarak dönecek. Bir rüşvet hikayesi sadece bir yolsuzluk haberi değildir; hepimizin ortak geleceğinden koparılan bir parçadır.
O hışırtıyı duymuyor olmanız, orada olmadığı anlamına gelmez. Kulaklarınızı tıkasanız da, vicdanınızın sesini kısamazsınız. Masanın altındaki o karanlık, bir gün hepimizi yutmadan önce ışığı açmanın vakti geldi de geçiyor bile.
Burak Deniz
Galatasaray altyapısında oynadı ama profesyonel olamadı. Bu acıyı yazıya çevirdi.