İki Kadın, Tek Hakikat: Yalnızlığın Muazzam Lüksü
Şevval Sam ve Charlize Theron’un 'hayır' dediği o kutsal mabet: Evlilik.
Bir kadının 'kimsenin ismine ihtiyacım yok' demesi, aslında yüzyıllardır büyük bir titizlikle yazılan o devasa toplumsal senaryonun son sayfasını yırtıp atmaktır. Şevval Sam’ın televizyon ekranından dökülen o net cümleleri, sadece bir magazin haberi değil; bir bağımsızlık manifestosu gibi çınladı kulaklarımda. Charlize Theron ile aynı frekansta buluşan bu itiraz, aslında modern kadının kendiyle kurduğu o yeni ve sarsılmaz bağın ilanıdır.
Toplum bize hep eksik olduğumuzu fısıldadı. Bir imza atılmadan, bir soyadı alınmadan, bir evin anahtarı ortak edilmeden 'tamamlanmış' sayılmayacağımız bir illüzyonun içinde büyütüldük. Oysa Şevval Sam, o masalsı 'mutlu son' klişesini elinin tersiyle iterken, aslında en büyük gerçeği haykırıyor: Kendi başına bir dünya olabilmek.
Aynı evde yaşamanın, o her gün tekrarlanan rutinlerin ve 'biz' olma mecburiyetinin, bireyin ruhundaki o vahşi ve özgür alanı nasıl daralttığını biliyoruz. Oscar ödüllü bir yıldız ile bu toprakların en zarif seslerinden birinin aynı noktada durması tesadüf olamaz. Bu, başarısını ve ekonomik gücünü tırnaklarıyla kazanan kadının, artık 'onaylanma' ihtiyacını çöpe atmasıdır.
Bir düşünün; sabah uyandığınızda sadece kendi sessizliğinize sahip çıkabilmek ne büyük bir lükstür. Kimseye açıklama yapmadan, kimsenin beklentilerini karşılamadan, sadece kendi varlığının ağırlığıyla odayı doldurabilmek... Şevval Sam, 'Ekonomisine ihtiyacım yok' derken aslında parayı değil, o paranın satın almaya çalıştığı 'itaati' reddediyor.
İlişkiler artık mülkiyet üzerinden değil, paylaşılan anlar üzerinden tanımlanıyor. İki insanın birbirine 'mecbur' olmadan, sadece 'istediği' için yan yana gelmesi, evliliğin o ağır ve hantal yapısından çok daha romantik değil mi? Aşkın en büyük düşmanı, aynı evin içindeki o bitmek bilmeyen 'akşama ne yiyeceğiz?' sorusunun sıradanlığıdır belki de.
Geçenlerde bir dostumun evinde otururken, duvardaki eski bir aile fotoğrafına bakıp şunu hissetmiştim: O fotoğraftaki kadınların gözlerindeki o yorgun kabulleniş, bugünün kadınında yok artık. Şevval Sam’ın duruşu, o yorgunluğu reddeden, kendi enerjisini kendi üreten bir jenerasyonun temsilidir. Bu bir yalnızlık tercihi değil, bir 'tek başınalık' sanatıdır.
İnsan bazen kendi evinde, kendi koltuğunda otururken aniden bir ürpertiyle hisseder; aslında en büyük sığınağı yine kendisidir. O an, dışarıdaki tüm gürültü kesilir ve sadece kendi kalbinizin ritmini duyarsınız. İşte o anın verdiği güç, hiçbir evlilik cüzdanına sığmaz. Sam’ın Charlize Theron ile kurduğu o görünmez köprü, tam da bu hissin üzerine inşa edilmiş.
Güçlü kadın imajı artık sadece iş hayatındaki başarıyla ölçülmüyor. Kendi duygusal sınırlarını çizebilen, 'hayır' diyebilen ve yalnızlığı bir ceza değil, bir ödül olarak görebilen kadın, gerçek devrimi yapmıştır. Şevval Sam’ın bu çıkışı, pek çok genç kadına 'ben de yapabilirim' dedirtecek bir cesaret aşısıdır.
Sonuçta hayat, bir başkasının hikayesinde figüran olmak için çok kısa. Kendi isminin önünde veya arkasında başka bir isme ihtiyaç duymayan kadınlar, bu dünyanın en hür ruhlarıdır. Ve o hürriyetin tadı, en pahalı pırlantadan daha parlak, en görkemli düğünden daha kalıcıdır. Şevval’in ve Charlize’in dediği gibi; bazen en güzel ortaklık, insanın kendisiyle yaptığı o sessiz anlaşmadır.
Burak Deniz
Galatasaray altyapısında oynadı ama profesyonel olamadı. Bu acıyı yazıya çevirdi.