Ezberin Bittiği Yer: Laboratuvar ile Rahle Arasındaki Uçurum
Bilim bir masal gibi anlatıldığında, gerçekler nerede uykuya dalar?
Gözlerini kapatıp binlerce sayfayı kelimesi kelimesine ezberleyen bir çocuğun karşısına geçip “bilimi” anlatmak, aslında ona artık soru sormamayı öğretmektir. Bilim, bir “anlatı” değildir Sayın Bakan; bilim bir “itiraz” biçimidir.
Sözcü’nün manşetinde gördük: Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, hafızlık eğitimi alan gençlerin karşısına geçmiş, onlara bilimin öneminden bahsediyor. Sahne ilk bakışta çok kucaklayıcı, çok “sentez” kokuyor. Ancak bu tablonun içinde, kimsenin yüksek sesle söylemediği devasa bir mantık hatası çığlık atıyor.
Hafızlık, doğası gereği bir muhafaza etme eylemidir. Kelimeyi korumak, noktasına dokunmamak, bin yıllık metni zihne mühürlemektir. Bilim ise tam tersidir; eldeki tüm bilgiyi çöpe atmaya hazır olma cesaretidir. Bir yanda “asla değişmez” olanın kutsaliyeti, diğer yanda “her an değişebilir” olanın merakı duruyor.
Siz bu çocuklara bilimi bir “sos” gibi sunduğunuzda, onlara laboratuvarın aslında bir ibadethane olduğunu söylediğinizde, her iki alanı da yaralıyorsunuz. Bilim, inancın bir alt dalı veya onu destekleyen bir kanıtlar manzumesi değildir. Bilim, kendi ayakları üzerinde duran, şüpheyle beslenen, hırçın bir sorgulama sürecidir.
Geçen yıl bir okul ziyaretinde rastladığım o küçük çocuğu hatırlıyorum. Elinde bir astronomi kitabı vardı, ama diliyle sürekli bir sonraki dersin ezberini mırıldanıyordu. Ona Jüpiter’in uydularını sorduğumda gözleri parladı. “Peki,” dedim, “kitapta yazanla gördüğün farklı çıksaydı ne yapardın?”
O an yaşadığı o saniyelik duraksama, o derin sessizlik içimi acıttı. Bir yanda kalbinin ritmini belirleyen mutlak doğrular, diğer yanda aklını gıdıklayan o muazzam şüphe. Çocuk, o uçurumun kenarında sallandı ve sonra başını öne eğip, “Ezberlediğime inanırım” dedi. İşte o an, bir bilim insanının doğumunun sancısızca kürtajla alındığı andı.
Sayın Bakan’ın hafızlara bilimi anlatması, bir ressama renkleri kullanmamasını tembihlemek gibi bir şey. Eğer bir zihne “doğru zaten verildi, sen sadece onu koru” derseniz, o zihin artık yeni bir doğru aramaz. Aramadığı için de icat yapmaz, keşfetmez, sadece mevcudu cilalar.
Türkiye’nin trajedisi buradadır. Bilimi, teknolojik bir oyuncak sanıyoruz. İHA’lar, SİHA’lar, roketler... Bunlar bilimin sonucudur, kendisi değil. Bilim o roketin neden düştüğünü sorabilme özgürlüğüdür. O soruyu sorduğunuzda karşınıza çıkan yanıt “takdir-i ilahi” ise, orada bilim bitmiş, sadece teknisyenlik başlamıştır.
Hafızlık müessesesine saygı duymak başka bir şeydir, eğitimi tamamen dogmatik bir zemine oturtup üzerine bilimsel bir cila atmak başka. Bir çocuk aynı anda hem mutlak metne sadık kalıp hem de o metnin dışındaki evreni özgürce sorgulayamaz. İnsan beyni bu denli büyük bir bilişsel çelişkiyi uzun süre taşıyamaz; ya aklını feda eder ya da huzurunu.
Biz bugün o çocuklara bilimi anlatırken, aslında onlara “bizim sınırlarımız dahilinde merak edin” diyoruz. Oysa merak sınır tanımaz. Gerçek bilim, Bakan Bey’in anlattığı gibi uysal bir evcil hayvan değildir. O, her şeyi ısıran, parçalayan ve yeniden kuran vahşi bir gerçektir.
Laboratuvarın kapısına ayakkabılarını çıkararak giren bir nesil yetiştirebilirsiniz. Ama o laboratuvardan dünyayı değiştirecek bir fikir çıkmasını bekleyemezsiniz. Çünkü ezber, yaratıcılığın katilidir. Ve ne yazık ki bu ülkede artık katiller, kurbanlarına nutuk atıyor.
Burak Deniz
Galatasaray altyapısında oynadı ama profesyonel olamadı. Bu acıyı yazıya çevirdi.