Mor Altının Ter Kokusu
Bir avuç baharatın içine sığdırılan ev hayalleri ve toprağın sessiz adaleti üzerine.
Bir gramı için binlerce çiçeğin canına okunan o mor mucize, aslında bize zenginliği değil, sabrın ne kadar pahalı bir lüks olduğunu fısıldıyor. Kilosu beş bin euro olan bir bitkiden bahsettiğimizde, zihnimiz hemen lüks otomobillere ve tapu senetlerine gidiyor. Oysa o tarlada, şafak sökmeden toprağa eğilen adamın gördüğü şey banknotlar değil, parmak uçlarındaki kalıcı sarı lekedir.
Safran, dünyanın en kibirli bitkisidir; nazlıdır, emek ister ve hata kabul etmez. Haber başlıkları "Eken evini, arabasını alıyor" diye bağırıyor. Bu, modern zamanların "altına hücum" hikayesinin Anadolu versiyonu gibi duruyor. Ama kimse o 150 bin çiçeğin tek tek, elle toplanırken sırtın nasıl kamburlaştığını, dizlerin nasıl titrediğini anlatmıyor.
Biz sadece sonucun ışıltısına aşığız, sürecin çamuruna değil. Beş bin euro... Bir insanın bir yıllık emeğinin, dünyanın öbür ucundaki bir gurme restoranında sadece bir garnitür olarak tabağa serpilmesi ne garip bir tezat. O kırmızı iplikçikler tabağa düşerken, arkasında bırakılan binlerce eğilip kalkma hareketini kimse hesaba katmıyor.
Geçenlerde Safranbolu taraflarında yaşlı bir üreticiyle karşılaştım; elleri toprakla mühürlenmiş, gözleri ise hala o mor çiçeklerin içindeki kırmızı mucizeyi arıyordu. Ona biraz da muzipçe, "Gerçekten bir senede ev alınıyor mu bu işten?" diye sordum. Beklediğim cevap ekonomi bültenlerinden fırlamış bir başarı öyküsüydü.
Adam durdu, elindeki küçük keseyi sıkıca kavradı ve gözlerimin içine bakarak, "Ev dediğin taştır evlat, bu ise candır; canı taşla takas edersen, sadece dört duvarın arasında yaşlanırsın," dedi. O an boğazımda bir yumru oluştu; biz rakamlarla uğraşırken, o bitkinin ruhuyla pazarlık ediyordu. En değerli safranlarını satmak yerine, geçen yıl vefat eden eşinin en sevdiği yemeğe katmak için ayırdığını söylediğinde, paranın bittiği o sınırı gördüm.
Bir gram safran elde etmek için yaklaşık 150 çiçek gerekiyor; bu, 150 kez umut etmek, 150 kez doğaya diz çökmek demek. Türkiye'nin bu 'mor altını' stratejik bir güç olarak görmesi elbette heyecan verici. Ekonomik darboğazda boğulan çiftçi için safran, suyun yüzeyine uzanan sağlam ve estetik bir dal gibi.
Ancak meseleyi sadece "ev ve araba" parantezine sıkıştırdığımızda, toprağın o kadim ruhunu ıskalıyoruz. Safran sadece bir baharat değil, bir direniş biçimidir; betona karşı yeşilin, hıza karşı yavaşlığın zaferidir. Piyasalar dalgalanır, euro fırlar, binalar eskir ve arabalar hurdaya çıkar. Fakat o topraktan fışkıran mor renk, binlerce yıldır değişmeden orada durur.
Belki de asıl zenginlik, kilosu beş bin euro eden bir ürüne sahip olmak değil, onu yetiştirecek iradeye ve o kokuyu duyacak bir burna sahip olmaktır. Çünkü sonunda hepimiz o toprağa döneceğiz ve yanımızda ne tapu senetlerini ne de anahtarları götürebileceğiz. Sadece ellerimizdeki o sarı leke kalacak; emeğin, sabrın ve toprağa duyulan o karşılıksız aşkın nişanesi olarak.
Bugün safran eken adamın ev alması bir başarı hikayesidir, buna itirazım yok. Ama o adamın hala o tarlada, her sabah aynı huşuyla diz çöküp çiçeğe fısıldaması, asıl mucizenin kendisidir. Modern dünya bize her şeyin bir fiyatı olduğunu öğretti; safran ise bize, bazı şeylerin bedelinin sadece terle ve ruhla ödenebileceğini hatırlatıyor.
Eğer bir gün yolunuz o mor tarlalara düşerse, cebinizdeki parayı, aklınızdaki kurları bir kenara bırakın. Sadece o serin sabah havasını içinize çekin; o koku size paranın satın alamayacağı bir haysiyeti ve toprağın sessiz adaletini anlatacaktır. Unutmayın, en pahalı baharat aslında en büyük sabrın meyvesidir.
Burak Deniz
Galatasaray altyapısında oynadı ama profesyonel olamadı. Bu acıyı yazıya çevirdi.