Beş Dakikanın Bedeli: Emniyet Şeridinde Bir Çocuk Sessizliği
Asfaltın üzerindeki o beyaz çizgi, vicdanımızla aramızdaki son sınırdı; onu da çiğneyip geçtik.
O beyaz çizgi, asfaltın üzerine çekilmiş sıradan bir boya izi değil; yaşamla ölüm arasında asılı duran incecik bir kefen bezidir aslında.
Adına 'emniyet' demişler ama bu ülkede o şerit, sabırsızlığın, kural tanımazlığın ve başkasının canını hiçe saymanın en kanlı kestirme yolu haline geldi. Birileri evine beş dakika erken gitsin, akşam yemeğine yetişsin ya da sadece trafikte 'en akıllı' o görünsün diye çekilen o direksiyon kırmalar, bugün bir çocuğun nefesini kesti. Sözcü’nün manşetinde soğuk bir cümle duruyor: 'Emniyet şeridinde facia: Bir çocuk öldü.'
Bu cümle, sadece bir kaza haberi değil, bir toplumun aynadaki o korkunç suretidir. Bir aile, belki otomobili arıza yaptığı için, belki de sadece bir mecburiyetten o şeride sığındı. Orayı güvenli bir liman, dünyanın geri kalanından izole bir sığınak sandılar. Oysa o liman, arkadan gelen bir canavarın iştahıyla çoktan kuşatılmıştı.
Emniyet şeridini kendi özel mülkü sanan, 'bana bir şey olmaz' kibriyle gaza basan o zihniyet, o gün o şeritte sadece bir metale değil, bir geleceğe çarptı. O an, o hız kadranı sadece kilometreyi değil, bir ömrün sonunu gösteriyordu. Hiç düşündünüz mü, o çarpışma anından hemen sonraki o bir saniyelik sessizliği? Metalin feryadı dindiğinde, cam kırıkları asfaltla buluştuğunda oluşan o sağır edici boşluğu...
İşte o boşlukta, bir annenin henüz atılmamış çığlığı ve bir çocuğun yarım kalmış rüyası duruyor. Toz bulutu dağılırken, geriye kalan tek şey geniz yakan bir yanık kokusu ve telafisi imkansız bir yokluk oluyor. Olay yerine giden ekiplerin arasında olduğunuzu hayal edin. Her yer kan, her yer paramparça olmuş hayaller.
Ve orada, yolun kenarında, tozun toprağın içinde tek bir çocuk ayakkabısı duruyor. Bağcıkları hala bağlı, sanki sahibi birazdan gelip içine ayağını sokacakmış gibi öylece bekliyor. O ayakkabının yanındaki su şişesi hala dolu, belki beş dakika önce o çocuk o şişeden bir yudum su içmişti. Şimdi ise o su, asfaltın sıcağında buharlaşıp gidiyor; tıpkı o çocuğun hayalleri, gülüşü ve kokusu gibi.
Şimdi soruyorum o şeridi 'akıllılık' yapıp kullananlara: Kazandığınız o üç-beş dakika, bu ayakkabının tekini doldurmaya yeter mi? O emniyet şeridine daldığınızda aslında neyi çiğnediğinizin farkında mısınız? Siz sadece trafik kuralını ihlal etmiyorsunuz; siz, bir başkasının en temel hakkını, nefes alma hakkını gasp ediyorsunuz. O şeritte giden her tekerlek, aslında bir tabutun çivisini çakıyor.
Bu ülkede trafik kazaları hep 'kader' diye paketlenip rafa kaldırılır. Oysa bu kaza değil, bu düpedüz bir cinayettir. Bilinçli, göz göre göre, 'benim acelem var' diyerek işlenmiş bir cinayet. O direksiyonun başındaki kişi, o şeride girdiğinde o çocuğun ölüm fermanını çoktan cebine koymuştu. Kader, tedbirin bittiği yerde başlar; bizde ise tedbirsizlik, kaderin en ucuz kılıfı olmuş durumda.
Biz ne ara bu kadar vahşileştik? Ne ara bir yere yetişme arzumuz, bir çocuğun hayatta kalma hakkının önüne geçti? Yollara dökülen asfaltlar bizi birbirimize bağlamıyor, aksine birbirimizden koparıyor. Herkes kendi küçük metal kafesinin içinde, kendi acelesinde birer cellada dönüşüyor. Yan koltukta oturan sevdiklerimize bakarken, yan şerittekileri neden sadece birer 'engel' olarak görüyoruz?
Emniyet şeridi artık emniyetli değil. Çünkü vicdanlarımızın emniyet kilidi çoktan kırıldı. O beyaz çizginin ötesi artık bir sığınak değil, bir mezarlık. Ve biz, o mezarlığın üzerinden basıp geçerek, sanki hiçbir şey olmamış gibi bir yerlere yetişmeye çalışıyoruz. Işıklarda beklemeyi zül sayan, iki araç arasına girmeyi kahramanlık sanan bu 'hız deliliği', bizi insanlığımızdan hızla uzaklaştırıyor.
Bugün o çocuk öldü. Yarın başka bir şeritte, başka bir 'acelesi olan' tarafından başka bir can daha koparılacak. Biz ise sadece haberleri okuyup, 'yazık' deyip geçeceğiz. Belki bir iki sosyal medya paylaşımı, belki bir iki küfür... Oysa asıl 'yazık' olan, o bir çift çocuk ayakkabısının sessizliğinde saklı kalan, her geçen gün biraz daha kaybettiğimiz o ortak vicdanımızdır.
O beş dakika... O lanet olası beş dakika, hiçbir evladın gülüşünden, hiçbir babanın 'eve geldim' deyişinden daha değerli değildi. Ama biz, toplum olarak o beş dakikayı seçtik. Hepimiz, o şeridi her boş gördüğümüzde içimizden geçen o sinsi 'acaba' dürtüsüyle, o çocuğun katiline bir nebze de olsa benziyoruz. Ve o beyaz çizgi, artık bizim masumiyetimizle aramıza çekilmiş, aşılması imkansız bir duvardır.
Burak Deniz
Galatasaray altyapısında oynadı ama profesyonel olamadı. Bu acıyı yazıya çevirdi.