Çekirge Yiyen Gurur: Medine’nin Son Nöbetçisi
Teslimiyetin konforu yerine açlığın onurunu seçen bir adamın ve sönmeyen bir iradenin hikayesi.
Sıcak, insanın sadece derisini değil, doğrudan ruhunu kavuruyordu. Medine’nin o kızgın, insafsız kumları üzerinde, açlıktan midesi sırtına yapışmış binlerce asker, tek bir adamın dudaklarından çıkacak kelimeye bakıyordu: Fahreddin Paşa.
Takvimler 1919’un başını gösteriyordu. Cihan Harbi kağıt üzerinde bitmiş, Mondros imzalanmış, imparatorluk bin parçaya bölünmüştü. İstanbul’dan gelen emirler netti: “Teslim ol ve dön.” Ama o kum fırtınasının tam ortasında, Peygamber’in kabrini koruyan o 'Çöl Kaplanı' için savaş henüz yeni başlıyordu.
İngilizler kuşatmış, içerideki işbirlikçiler altınlarla saf değiştirmiş, lojistik hatlar kesilmişti. Şehirde ne bir lokma ekmek kalmıştı ne de bir yudum temiz su. İşte o an, tarihin en sarsıcı ve en hüzünlü sahnelerinden biri yaşandı. Gökyüzü aniden karardı. Gelen bir yağmur bulutu değildi; milyonlarca çekirgeden oluşan bir istila sürüsüydü.
Normal şartlarda bir felaket olan o çekirge baskını, Fahreddin Paşa’nın dehasıyla bir varoluş mücadelesine dönüştü. Paşa, askerlerine bir tamim yayınladı: “Çekirgenin serçeden ne farkı var? Temizdir, besleyicidir, şifadır.”
Koca bir Osmanlı Paşası, askerinin önüne geçip o çekirgeleri büyük bir vakarla yerken, aslında sadece karnını doyurmuyordu. Bir milletin haysiyetini, bayrağını ve kutsalını yere düşürmemenin bedelini ödüyordu. O gün Medine’de yenen sadece çekirge değildi; imkansızlığın içinde filizlenen o çelikten iradeydi.
Fahreddin Paşa’yı bir efsane yapan, sadece askeri dehası değil, o yalnızlığıydı. İstanbul’daki hükümetin acizliğine, İngiliz ajanı Lawrence’ın sinsi oyunlarına ve çölün kavurucu yalnızlığına karşı tek başına bir kale gibi duruyordu. Sırtını Ravza-i Mutahhara’ya yaslamış, elinde kılıcıyla “Ben bu bayrağı indirmem!” diye haykırırken, sesi bin yıllık bir tarihin yankısı gibiydi.
En duygulu an, Paşa’nın artık fiziksel olarak tükendiği ama ruhunun hala dimdik ayakta olduğu o son saniyelerdir. Kendi subayları, Paşa’nın hayatından endişe ederek onu ikna etmeye çalıştıklarında, gözlerindeki o hüzünlü parıltıyı kimse unutamadı. Zorla götürülürken bile yüzü hep arkada, o yeşil kubbede kalmıştı. O, yenildiği için değil, süresi dolmuş bir imparatorluğun son sadık evladı olduğu için çekiliyordu.
Bugün bizler, klimalı odalarımızda “vatan” ve “bayrak” üzerine beylik cümleler kurarken, Fahreddin Paşa’nın o çekirge kokan, kum fırtınalı yalnızlığını düşünmeliyiz. Sadakat, sadece işler yolunda giderken gösterilen bir tavır değildir. Sadakat, herkes terk ettiğinde, her şey bittiğinde ve gökyüzünden çekirge yağdığında bile o sancağın altında durabilme sanatıdır.
Fahreddin Paşa bize şunu miras bıraktı: Bir kale, sadece taşları yıkıldığı için düşmez. Bir kale, içindeki son insan “teslim oluyorum” dediği an düşer. O, asla teslim olmadı. Bayrağı indirmedi; sadece onu daha yüksek bir yere, tarihin vicdanına astı.
Şimdi sormak lazım; bugün rüzgar biraz sert estiğinde, menfaatler biraz sarsıldığında hemen yelkenleri indiren bizler, o Çöl Kaplanı’nın mirasına ne kadar layığız? Bayrak, sadece bir bez parçası değil, onu bırakmayan ellerin onurudur. Ve o onur, bazen bir avuç çekirgeyle, bazen de koca bir yalnızlıkla korunur.
Burak Deniz
Galatasaray altyapısında oynadı ama profesyonel olamadı. Bu acıyı yazıya çevirdi.