Kırk Yıllık Yanılgının Sessiz Çöküşü
Bildiğimiz her şeyin aslında başka bir hikaye olduğunu fark etmek, zamanın tozlu raflarını devirmek gibidir.
Kırk yıl boyunca bir devin gölgesinde yaşadık, oysa o gölgenin nereden geldiğini bile bilmiyormuşuz. Bir sabah uyandığınızda, hayatınızın merkezine koyduğunuz bir bilginin baştan aşağı yanlış olduğunu öğrenmenin yarattığı o tuhaf boşluk duygusunu bilir misiniz?
Sözcü’nün sayfalarına yansıyan o haber, sadece mimari bir sırrın çözülüşü değil, insan kibrinin zamana karşı aldığı bir mağlubiyettir. Yıllardır dev yapının o sarsılmaz duruşunu başka bir sebebe bağlamışız; meğer cevabı burnumuzun dibindeki bir ayrıntıda, kimsenin bakmaya tenezzül etmediği o basit mekanikte saklıymış.
Gerçek, bazen en karmaşık denklemlerin içinde değil, en göz önünde duran hatanın içinde gizlenir. Kırk yıl boyunca uzmanların, mimarların, tarihçilerin üzerinde tartıştığı o yapı, aslında bize hep en yalın gerçeği fısıldamış ama biz kendi kurguladığımız masalları duymayı tercih etmişiz.
İnsan hafızası ne kadar da güvenilmez bir arşiv. Bir şeyi kırk yıl boyunca 'doğru' diye kabullenmek, onu artık kemikleşmiş bir gerçeklik haline getiriyor. Sonra bir gün, birileri çıkıp o dev yapının taşlarını tek tek yerinden oynatıyor ve biz, elimizdeki tüm ezberlerin aslında birer kumdan kale olduğunu anlıyoruz.
Bu durumun bende yarattığı şaşkınlık, sadece teknik bir düzeltmeden ibaret değil. Asıl sarsıcı olan, o dev yapının aslında bizim ona yüklediğimiz anlamla değil, tamamen başka bir mantıkla ayakta kalmış olması. Sanki yıllardır bir yabancıyı en yakın dostunuz sanmışsınız da, bir gün maskesini çıkardığında aslında hiç tanımadığınız biri olduğunu fark etmişsiniz gibi.
İnsan kendi geçmişiyle yüzleşirken de böyle değil mi? Kendi hayatımızın 'dev yapısını' inşa ederken, temeline koyduğumuz taşların hangisinin sağlam, hangisinin sadece bir yanılsama olduğunu asla bilemiyoruz. Belki de kırk yıl sonra birileri gelip bizim de 'sırlarımızı' çözecek ve 'meğer tüm hayatını yanlış bir varsayım üzerine kurmuş' diyecekler.
Belki de bu yüzden, kesinlikten nefret etmeliyiz. Kesinlik, gelişimin ve hakikatin en büyük düşmanıdır. Bir şeyin 'böyle olduğunu biliyoruz' dediğiniz an, aslında o şeyi anlamayı bırakmışsınız demektir.
Şimdi o dev yapının karşısına geçtiğimde, artık o eski, mağrur ve ulaşılmaz yapıyı görmüyorum. Artık karşımda, kendi hatalarımızla örülmüş, kırk yıllık bir yanılgının üzerine inşa edilmiş, hem çok insani hem de biraz mahcup bir yığın görüyorum.
Belki de gerçek mimari budur: Yanlışlarımızı kabul edip, o devasa boşlukla yüzleşebilmek. Çünkü en büyük yapılar bile, bir gün gelip 'yanlış biliyormuşuz' diyen bir meraklı zihnin karşısında diz çökmeye mahkumdur.
Burak Deniz
Galatasaray altyapısında oynadı ama profesyonel olamadı. Bu acıyı yazıya çevirdi.