Beklemenin Melodramı ve Işıklı Camın Vaatleri
Ertelenen hikâyelerden dökülen itiraflara, televizyonun bitmeyen mesaisi üzerine.
Fassbinder’in *Korku Ruhu Kemirir* filmindeki o sessiz, ağır bekleyişleri hatırlıyorum; hani zamanın bir sarkaç gibi değil de, bir sis bulutu gibi odanın içine çöktüğü o anları. Televizyon, o sisin içinde bize hep bir "az sonra" vaat eder, bir sonraki sahnenin, bir sonraki itirafın bizi kurtaracağına dair o tuhaf, çocuksu inancı diri tutar. Ekranın karşısında geçen saatler, aslında hayatın kendisinden çaldığımız, ama yine hayata dair bir şeyler bulmayı umduğumuz o tekinsiz boşluklardır. Bugünün hızı içinde o boşlukları dolduran renkli cam, bazen bir sığınak bazen de bir aynaya dönüşüyor.
Bugün televizyon dünyasının o bitmek bilmeyen temposunda, ATV’nin ertelenen dizisinden gelen haberler ve *Dünya Güzellerim* masasında yankılanan o itiraflar, bana bu bitmeyen bekleyişi hatırlattı. Bir hikâyenin başlamasının ertelenmesi, sadece bir yayın akışı değişikliği değildir; o hikâyeye kalbini bağlamaya hazır bekleyen binlerce insan için küçük, hüzünlü bir parantezdir. O parantezin içinde, merakın ve sabrın o kendine has, biraz da yorucu dansı başlar. Tıpkı bir romanın en heyecanlı yerinde araya giren o zorunlu boşluk gibi, erteleme kararı da izleyiciyle anlatı arasındaki bağı hem gerer hem de derinleştirir.
*Dünya Güzellerim*’in o görkemli, yer yer gerçeküstü atmosferinden sızan itiraflar ise bize başka bir şeyi, sahnenin arkasındaki o insani kırılganlığı fısıldıyor. Bülent Ersoy’un veya Safiye Soyman’ın bir cümlesindeki o ağırbaşlı dram ile bir reyting tablosunun soğuk rakamları arasındaki mesafe, aslında sandığımız kadar uzak değil. Bizler, akşamın alacasında o ışıklı camın karşısına geçtiğimizde, sadece bir eğlence aramıyoruz; kendi hayatlarımızın ertelenmiş heyecanlarını, başkalarının cesurca dökülen kelimelerinde temize çekiyoruz. İtiraf, televizyonun en eski ve en sadık dostudur; izleyiciyi bir suç ortağına dönüştürür.
Nostalji, bazen eski bir siyah beyaz filmin puslu karesinde, bazen de bugün izlediğimiz bir şovun en modern anında aniden beliriveriyor. Onu sadece geçmişe duyulan bir özlem olarak değil, bugünün karmaşasında sığınacak bir liman olarak da seviyoruz. Ancak bu sevgi, eleştirel bir mesafeyi de beraberinde getiriyor; neden hâlâ aynı yüzlerin, aynı dramların ve aynı ertelemelerin etrafında dönüp durduğumuzu sormadan edemiyoruz. Belki de bu döngüsellik, bize dünyanın hâlâ tanıdık bir yer olduğu illüzyonunu verdiği için bu kadar kıymetlidir.
Belki de televizyonun o yoğun, baş döndürücü trafiği, bize kendi hızımızı unutturan kolektif bir masaldır. Bir dizi ertelenir, bir itiraf gündemi sarsar, bir reyting sonucu tüm dengeleri değiştirir ve biz bu devasa makinenin içinde kendi küçük hikâyelerimizi aramaya devam ederiz. Günün sonunda, ekranın o mavi ışığı odanın duvarlarında son bir kez oynaşıp sönerken, geriye sadece o "az sonra"nın vaadi ve bir sonraki günün yoğun temposuna dair o belirsiz iştah kalır.
Geceye doğru çekilirken, bir itirafın yankısı, ertelenmiş bir randevunun hüznüyle birleşiyor. Yarın sabahın reyting listelerinden çok önce, kendi içimizdeki o bitmeyen, hiç ertelenmeyen hikâyenin bir sonraki sayfasını merak ederek uykunun o sessiz, karanlık sularına bırakıyoruz kendimizi. Işıklar sönse de, camın arkasındaki o hayaletler fısıldaşmaya, yarım kalan şarkılar mırıldanmaya devam ediyor.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.