Ekranın Genç Yüzleri ve Bitmeyen Akşam Ritüelleri
Bir karakterin büyümesini izlemek, aslında kendi zamanımızın akışına şahitlik etmektir.
François Truffaut, *400 Darbe*’nin o meşhur final sahnesinde Antoine Doinel’i denize doğru koşturup kameraya döndürdüğünde, aslında hepimizin içindeki o bitmek bilmeyen büyüme sancısını dondurmuştu. O donmuş karede sadece bir çocuk değil, sinemanın bir karakterle birlikte yaşlanma vaadi de gizliydi. Bugün televizyon ekranlarımıza düşen haberlere, *Kızılcık Şerbeti*’nin Çimen’inin yeni yolculuklarına ya da *Daha 17*’nin kadrosuna katılan o taze çehrelere bakarken, Truffaut’nun o meşhur karesini hatırlamamak imkansız.
Televizyon, bizim coğrafyamızda sadece bir eğlence aracı değil, akşam serinliğinde sığınılan bir liman, üzerine konuşulan ortak bir metin. Çimen karakterinin hikaye içindeki dönüşümü ve oyuncusunun yeni projelerle karşımıza çıkma hazırlığı, aslında o bitmek bilmeyen büyüme hikayesinin bir parçası. Bir karakterin evden ayrılışı, saçının rengini değiştirmesi ya da sadece bakışlarının sertleşmesi, izleyici için bir yabancının değil, adeta uzak bir akrabanın değişimini izlemek gibi.
*Daha 17* gibi yeni anlatıların kadroları şekillenirken, ekranın o kendine has, bazen acımasız ama her zaman büyüleyici ışığı altına giren her yeni yüz, aslında kolektif hafızamıza eklenen yeni bir imge. Bu devinim, Ajda Pekkan’ın o zamansız şarkılarındaki yeniden başlama arzusuyla, Bergman filmlerindeki o derin yüz etütleri arasında bir yerde duruyor. Bir yanda reytinglerin o amansız matematiği, diğer yanda bir oyuncunun gözlerinde yakaladığımız o sahici pırıltı.
Nostalji, bazen eski siyah-beyaz ekranların o hışırtılı sesinde aranır ama asıl nostalji, her akşam aynı saatte o mavi ışığın etrafında toplanma dürtümüzün kendisinde saklı. Bugünün yoğun temposunda, dizilerin dünyasından gelen her haber, bize aslında hala anlatılacak bir hikayemiz olduğunu fısıldıyor. İster bir dramın en ağır tonu olsun, ister gençliğin o pervasız heyecanı; ekran, zamanın ruhunu en çıplak haliyle bize sunmaya devam ediyor.
İstanbul’un üzerine akşam inerken, pencerelerden sızan o titrek mavi ışıklar, her evde başka bir hikayenin, başka bir yüzün yankısı. Belki de hepimiz, o donmuş karedeki Doinel gibi, denize ulaşmaya çalışan ama hep kameraya, yani birbirimize bakmak zorunda kalan o çocukların hikayelerini seviyoruz.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.