Seccade ile Viski Kadehi Arasındaki O Dar Koridor
Türkiye’de bir siyasetçinin en büyük kabusu, rakibinin hem alnının secdeye değmesi hem de modern dünyanın nimetlerinden vazgeçmemesidir.
Kültür Eleştirmeni, Romancı
İstanbul Boğaziçi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Üç romanı yayımlandı, biri Almancaya çevrildi. Milliyet Sanat ve Artı Gerçek'te yazdı. Şu an bağımsız. Hafta sonları Kapalıçarşı'da gezmek en büyük hobisi. Geçmişe duygusal bağlılığı var ama romantize etmekten nefret ediyor.
Türkiye’de bir siyasetçinin en büyük kabusu, rakibinin hem alnının secdeye değmesi hem de modern dünyanın nimetlerinden vazgeçmemesidir.
İstanbul bugün yüzünüze ıslak ve kirli bir havlu gibi çarpacak; kaçacak yeriniz yok. 33 derece diyorlar ama o rakamın arkasına gizlenmiş, sinsice pusuda bekleyen bir canavar var: Nem. Sözcü’nün manşetinde gördüğünüz o basit rakam, aslında bir hava durumu tahmini değil; bu şehirde yaşayan milyonlar için bir sabır testi, bir dayanıklılık antrenmanı.
Ölümün soğuk nefesi artık kar maskesiyle dolaşıyor; üstelik dışarıda hava henüz on beş derece ve kışın gelmesine daha çok var. Bir şarjör dolusu öfke, üç kuruşluk bir plastik maskenin ardına gizlendiğinde, o vitrindeki pırlantalar sadece birer cam parçasına dönüşür. Kuyumcu dükkanının önünde duran o adam, tetiğe basarken sadece bir dükkanı değil, hepimizin sokağa çıkma cesaretini kurşunluyordu aslında.
On sekiz yaşındaki bir çocuğun son nefesini bir tatil kasabasının neşeli dalgalarına bırakması, evrenin bize attığı en ağır tokattır. Muğla’nın o kartpostalları süsleyen turkuazı, bugün bir annenin feryadıyla karardı. Polat, henüz hayatın giriş kapısında, elinde anahtarlarıyla bekleyen bir delikanlıydı.
Siyasetin en eski ve en kanlı geleneğidir: Evlat, babayı sofrada boğar.
Laboratuvarda atom parçalayan gençle, bir rahle başında yüzyıllık dogmaları tekrarlayanı aynı hizada eşitlemeye kalkmak, sadece akla değil, tarihe de hakarettir.
Uçağın tekerlekleri piste değdiğinde çıkan o geniz yakan yanık kauçuk kokusu, bazıları için vuslatın, bazıları içinse yolun sonunun habercisidir.
Gözleri bantlanmış bir dev düşünün; eline devasa bir fener vermişler, zifiri karanlıkta milyonlarca insana yol göstermesini bekliyorlar. Ankara’nın o meşhur ayazında, bozkırın ortasında yükselen o yeni kontrol kulesine bakınca hissettiğim tam olarak bu: Görkemli bir çaresizlik. Esenboğa Havalimanı’nda yükselen o beton kütle, havacılık tarihine bir mühendislik harikası olarak değil, bir ‘mimari mizah’ örneği olarak geçmeye hazırlanıyor.
Asfaltın üzerine damlayan kan, taksimetrenin kırmızı rakamlarından daha hızlı akıyordu o an.
Elinizdeki o parlak alyansı yavaşça masaya bırakın, çünkü doğa bize en büyük şakasını bir ahırın karanlığında, dışkı kokusunun ortasında yaptı. Kasabın bıçağı o gün et için değil, bir mucizeyi gün yüzüne çıkarmak için kemiğe dayandı. İneğin safra kesesinden süzülüp avuca düşen o sert, sarımtırak taşlar, bugün kuyumcu vitrinindeki 24 ayar külçeleri utandıracak bir fiyata alıcı buluyor. Şaka değil, bir trajedi ve ticaretin kesiştiği o ince çizgideyiz: Hayvanın hastalığı, insanın serveti oluyor.
Dosya kapağını açtığınızda burnunuza gelen o keskin koku, kağıt ya da mürekkep değil; bayatlamış bir siyasi mühendisliğin geniz yakan kokusudur. Bugün bir belediye başkanının hapis istemiyle karşı karşıya kalması, artık bu topraklarda büyük bir şaşkınlık yaratmıyor. Aksine, bu durum 'beklenen bir prosedür' gibi soğukkanlılıkla karşılanıyor ki asıl korkutucu olan da tam olarak bu kanıksama halidir.
Bir insanın kalbini durdurmak için yüzlerce kilometre asfaltı eskitmek, sadece bir cinayet değil; bir iradenin karanlık zaferidir. O otobüs koltuğuna oturduğunda, muavinin ikram ettiği suyu içerken ya da mola yerinde dumanı tüten bir çorbaya kaşık sallarken zihninde sadece tek bir görüntü vardı: Bir kadının son nefesi.
Toprak, insanın yüzündeki kırışıklıkları tanıdığında cömertleşir; o yüzden en bereketli hasat, en yorgun ellere gidendir.
Şehir, birazdan yiyeceği o meşhur tokadı bekleyen günahkar bir çocuk gibi sessiz ve puslu. Sokaklarda hala yazdan kalma bir rehavet, insanların üzerinde ince hırkalar, dondurmacıların önünde son demlerini yaşayan kuyruklar var. Ama manşetler bağırıyor: “Meteoroloji saat verdi, hava çok sert değişecek.” Sert... Kelime ağızda dağılırken bile dişleri birbirine çarptırmaya yetiyor.
Bazı koltuklar, üzerine oturanın omurgasını eritmek gibi tuhaf bir özelliğe sahip. Oraya yerleşince ilk unutulan şey, o koltuğun hangi temeller üzerine kurulduğu, o odaların hangi bedellerle kiralandığı oluyor.
Diplomasinin o soğuk masalarında oturanlar, aslında birbirlerinin gözlerinin içine değil, ceplerindeki boşluğa bakıyorlar. Tahran’dan yükselen o son ses, tanıdık bir yankı gibi kulaklarımıza çarpıyor: "Önce taahhütler, sonra müzakere." Bu cümle, sadece bir diplomatik şart değil; bir kale kapısının sürgüsünü çekerken çıkarılan o metalik ve sert sestir.
İmanın tartılmadığı bir dünyada, bir damla gözyaşının kaç TL ettiğini nihayet canlı yayında öğrendik. Hatırlarsınız, Sultanahmet Meydanı’nın o ağır manevi havasında, dev ekranların önünde titreyen bir sesle 'Hocam...' diye söze başlayan o çocukları. Nihat Hatipoğlu’nun şefkatli bakışları altında sorulan o sorular, aslında birer masumiyet beyanı değil, geleceğin dijital holdinglerinin ilk halka arzıymış meğer.
Beş yaşındaki bir çocuğun nefes alırken o metalik tadı hissettiğini hayal edin. İki yıl boyunca, her solukta genzine çarpan soğuk bir tırnak makası zinciri. Polen, iki koca yılını bu yabancı cisimle, adını koyamadığı bir huzursuzlukla geçirmiş.