Seccade ile Viski Kadehi Arasındaki O Dar Koridor
CHP'li vekilin 'önce cuma, sonra kulüp' çıkışı aslında neyin itirafı?
Türkiye’de bir siyasetçinin en büyük kabusu, rakibinin hem alnının secdeye değmesi hem de modern dünyanın nimetlerinden vazgeçmemesidir.
CHP’li bir milletvekilinin yeni kurulan partiye yönelik “Önce cuma namazına gidiyorlar, sonra kulübe” çıkışı, tam da bu kabusun dışa vurumu. Sanılıyor ki bu bir tutarsızlık, sanılıyor ki bu bir “yakalandınız” anı. Oysa bu cümle, aslında Türk siyasetinin elli yıldır aşamadığı o dar, karanlık ve rutubetli zihin koridorunun özetidir.
Bizde mahalleler bellidir; ya cami avlusunda beklersin ya da kulüp kapısında. Birinden diğerine geçmeye kalktın mı, hemen bir "etiketleme" mangası kapıda biter. Milletvekili beyefendi şaşkın, çünkü onun dünyasında bir insan ya dindardır ya da moderndir.
İkisinin aynı bünyede, aynı gün içinde, aynı heyecanla var olabileceğine dair bir veri yok elinde. Peki, sokaktaki insan ne yapıyor? Sokaktaki insan, cuma günü duasını edip akşamında arkadaşlarıyla bir masada hayatın yükünü atmaya çalışıyor.
Siyasetin o katı ideolojik sınırları, gerçek hayatın akışına toslayıp duruyor. İnsanlar artık "ya o, ya bu" dayatmasından yoruldu. Bu ülkede yıllarca "başı örtülü ama kot pantolon giyiyor" diye insanları yargılayan zihniyetin bir başka versiyonudur bu. Şimdi de "namaz kılıyor ama eğleniyor" diye parmak sallanıyor.
Buradaki asıl korku, o yeni partinin "hibrit" yapısı değil; o yapının toplumda karşılık bulma ihtimalidir. Çünkü eğer bir siyasi hareket hem muhafazakarın gönlünü alıp hem de seküler hayatın içinde sırıtmamayı başarırsa, eski siyasetin tüm kaleleri yıkılır. İşte o zaman "laiklik elden gidiyor" ya da "din elden gidiyor" korkutmaları para etmez hale gelir.
Geçenlerde bir dostumun babasının cenaze törenindeydim. Tabutun başında hıçkıra hıçkıra dua eden bir gencin, cebinden sarkan kulaklığından o an ne dinlediğini merak ettim. Cenaze çıkışı yanına yaklaştığımda, telefonunda bir caz festivalinin programı açıktı. O an anladım; biz buyuz işte.
Gözyaşımız aynı toprağa düşüyor ama hayallerimiz küresel. Ruhumuz kadim dualarla huzur bulurken, zihnimiz modern dünyanın ritmiyle atıyor. Siyasetçinin "çelişki" dediği şey, aslında bu toprakların yeni normalidir.
Siz insanları cami ile kulüp arasına sıkıştırıp birini seçmeye zorladıkça, onlar üçüncü bir yol inşa ediyorlar. Bu "Yeni Parti" meselesi de aslında bir bina inşa etmek değil, o yolu asfaltlamaktır. Vekilin bu çıkışı, aslında rakibini aşağılamıyor; aksine onun toplumla kurduğu o karmaşık bağı tescilliyor.
"Bakın, bunlar sizin gibi değil" demek istiyor ama aslında "Bakın, bunlar tam da sizin gibi" demiş oluyor. Türk insanı artık bir mahallenin mülkiyetinde olmayı reddediyor. Ne seccadesinden vazgeçiyor ne de hayatın neşesinden.
Siyasetin görevi bu ikisi arasındaki köprüyü kurmaktır, köprünün ayaklarını baltalamak değil. Eğer bir parti hem cumada saf tutuyor hem de modern hayatın içinde "ben de varım" diyorsa, bu bir tutarsızlık değil, bir toplumsal barış projesidir.
Tabii, eğer derdiniz barış değil de sadece kendi mahallenizin muhtarlığını yapmaksa, o zaman "kulübe gidiyorlar" diye bağırmaya devam edebilirsiniz. Ama bilin ki, o kulüplerde de o camilerde de artık aynı insanlar var. Ve o insanlar, kendilerini kategorize edenlerden çoktan sıkıldı.
Günün sonunda, kimin nereye gittiği değil, giderken neyi temsil ettiği önemlidir. Siyaset, insanların özel hayatındaki durakları saymak yerine, o duraklar arasındaki yolculuğu nasıl daha huzurlu kılacağını düşünmelidir. Aksi takdirde, sadece kendi yankı odanızda bağırır durursunuz. Ve o yankı, sandık günü size çok sert bir cevap olarak geri döner.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.