Vitrin Camındaki Kurşun Deliği
Güvenliğin pırlanta kadar değerli, hayatın ise bir mermi çekirdeği kadar ucuz olduğu o an.
Ölümün soğuk nefesi artık kar maskesiyle dolaşıyor; üstelik dışarıda hava henüz on beş derece ve kışın gelmesine daha çok var. Bir şarjör dolusu öfke, üç kuruşluk bir plastik maskenin ardına gizlendiğinde, o vitrindeki pırlantalar sadece birer cam parçasına dönüşür. Kuyumcu dükkanının önünde duran o adam, tetiğe basarken sadece bir dükkanı değil, hepimizin sokağa çıkma cesaretini kurşunluyordu aslında.
Sözcü’nün sayfalarına düşen o kısa haber metni, aslında koca bir toplumsal çürümenin özeti gibi duruyor karşımızda. Kar maskeli bir şahıs, gün ortasında, insanların arasından geçip bir kuyumcu dükkanını yaylım ateşine tutuyor. Ne bir soygun girişimi var ortada, ne de çalınan bir altın kolye. Sadece saf, katıksız ve anonim bir şiddet gösterisi.
Eskiden suçun bir raconu, bir sebebi, hatta kendi içinde çarpık bir mantığı olurdu. Şimdi ise suç, bir performans sanatına dönüştü. Maskeyi tak, silahı çek, ateş et ve karanlığa karış. Bu kadar basit, bu kadar hesapsız. Sokaklarımız, her an bir yerlerden fırlayacak bir mermi çekirdeğinin piyangosuna teslim edilmiş durumda.
O kar maskesi sadece yüzü gizlemiyor; aynı zamanda utanma duygusunu, korkuyu ve insanlığı da örtüyor. Maskenin altındaki o karanlık, hepimizin huzurundan çalıyor. Bir kuyumcu dükkanının vitrini tuzla buz olurken, o mahallenin, o sokağın, o şehrin güven iklimi de aynı gürültüyle parçalanıyor. Kimse artık "Bana bir şey olmaz" diyemiyor.
Haberi okurken asıl canımı yakan o anı düşündüm; hani o kurşun sesleri kesildikten sonraki o ağır sessizlik. Dükkan sahibi yaşlı adamın, yerdeki cam kırıklarının arasından, bir zamanlar bir gelinin boynunu süslemesi için hazırlanan o kadife kutuyu alışını hayal ettim. Kutunun üzerinde bir kurşun deliği vardı. Aşkı, bağlılığı ve geleceği temsil eden o kutu, şimdi bir nefret objesinin hedefi olmuştu.
İşte o an, o kadife kutunun üzerindeki barut kokusu burnuma kadar geldi. Bir insanın yıllarca emek vererek kurduğu o küçük dükkan, bir serserinin parmak ucuyla saniyeler içinde harabeye dönebiliyor. Ve biz, akşam yemeğinde bu haberi izleyip, çorbamızdan bir kaşık daha alarak hayatımıza devam ediyoruz. Asıl trajedi belki de burada başlıyor.
Şiddetin bu kadar sıradanlaşması, kar maskesinin bir aksesuar gibi suç mahallinde arz-ı endam etmesi, adaletin terazisindeki bir şeylerin fena halde sarsıldığını gösteriyor. Caydırıcılık, sadece kanun metinlerinde kaldığında, sokaktaki adam kendi kanununu yazmaya başlıyor. Üstelik o kanun, sadece barut ve kurşunla yazılıyor.
Kuyumcu dükkanındaki o pırlantalar hala orada duruyor olabilir, ama o dükkanın ruhu artık o kırık camların arasında kayboldu. Bir kurşun deliği, sadece bir camı delmez; bir insanın evine ekmek götürürken duyduğu o huzuru da delip geçer. Ve o delikten sızan korku, hepimizi yavaş yavaş zehirliyor.
Şimdi sormak lazım: O maske sadece o saldırganın yüzünde mi, yoksa biz de mi görmemek için gözlerimize birer maske taktık? Sokaklarımızda yankılanan o silah sesleri, aslında hepimizin kapısını çalıyor. Bugün bir kuyumcu, yarın bir bakkal, öbür gün belki de biz. Kar henüz yağmadı ama ortalık fena halde soğuk; çünkü vicdanlar donmuş, namlular ısınmış durumda.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.