Betonun Nefesi: 33 Derecelik İhanet
İstanbul bugün sadece terletmeyecek, ruhunuzu da bir teraziye çıkarıp tartacak.
İstanbul bugün yüzünüze ıslak ve kirli bir havlu gibi çarpacak; kaçacak yeriniz yok. 33 derece diyorlar ama o rakamın arkasına gizlenmiş, sinsice pusuda bekleyen bir canavar var: Nem. Sözcü’nün manşetinde gördüğünüz o basit rakam, aslında bir hava durumu tahmini değil; bu şehirde yaşayan milyonlar için bir sabır testi, bir dayanıklılık antrenmanı.
Betonun sıcağı bir sünger gibi emip, gece yarısı ciğerlerimize paslı bir nefes gibi geri üflediği o tuhaf döngünün tam göbeğindeyiz. Asfaltın ağladığını duyabiliyorsanız, İstanbul size bir şeyler anlatmaya çalışıyor demektir. Ama biz dinlemek yerine klimaların uğultusuna sığınıyoruz.
Metrobüs duraklarında bekleyen binlerce insanın ortak bir kaderi paylaştığını düşünürsünüz bazen. Gri bir dumanın içinde, ter damlaları alınlardan süzülüp gömlek yakalarında iz bırakırken kimse kimsenin gözüne bakmıyor. Çünkü o gözlerde sadece bir an önce gölgeye, bir nebze serinliğe ulaşma arzusu var. Gölgeler ise bu şehirde artık lüks tüketim maddesi haline geldi; bir ağaç altı bulmak, piyangodan büyük ikramiyeyi vurmakla eşdeğer.
Eskiden "ah o eski yazlar" diye başlayan cümleler kuran mahalle ihtiyarları vardı, şimdi o ihtiyarlar bile suskun. Çünkü sığınacakları o yüksek tavanlı, taş duvarlı, nefes alan evler artık birer anıdan ibaret. Onların yerini yükselen cam kuleler, rüzgarın yolunu kesen devasa beton bloklar aldı. Şehir artık kendi rüzgarını boğuyor.
Geçen gün Beşiktaş’ta, kalabalığın ortasında yaşlı bir amca gördüm. Elinde buruşmuş bir gazete kağıdıyla kendini serinletmeye çalışıyordu, ama nafile. Bir an durdu, kapalı bir dükkanın önündeki klimanın dış ünitesinden sokağa savrulan o yakıcı, yapay havaya doğru tuttu gazetesini. Sanki o sıcak hava bile, dışarının durağan ve ağır neminden daha iyiymiş gibi bir teselli arıyordu.
Göz göze geldik o an. Bakışlarında öyle derin bir hayal kırıklığı vardı ki, sanki şehir ona ihanet etmişti. "Evlat," dedi sesi titreyerek, "eskiden bu sokaklarda rüzgarın bir haysiyeti vardı. Şimdi sadece makineler nefes alıyor, biz de onların artıklarıyla yaşıyoruz." O an anladım ki, kaybettiğimiz şey sadece serinlik değil; biz bu şehrin ruhundaki o ferahlığı, o doğal akışı betona kurban vermişiz.
33 derece, bu şehrin yorgun binalarının çatlamaya başladığı, insanların sinir uçlarının açıkta kaldığı sınırdır. Trafikteki kornalar daha yırtıcı, fırın kuyruğundaki bekleyiş daha gergin, evdeki sessizlik daha boğucu olur. Pencereleri açmak artık bir kurtuluş değil; içeriye daha fazla gürültü, daha fazla egzoz dumanı ve daha fazla hüsran davet etmek demek.
Biz bu şehri yeşilden arındırıp griye boyarken, doğanın bize bir intikam borcu olduğunu unutmuştuk. Şimdi o borcu, her nefeste göğsümüze oturan o kurşun gibi havayla ödüyoruz. Sahil yolundaki lüks kafelerde buzlu kahvelerini yudumlayanlarla, arka sokaklarda küçücük bir vantilatörün önünde uyumaya çalışan çocukların arasındaki uçurum, güneş tepeye çıktığında hiç olmadığı kadar berraklaşıyor.
Akşam olup güneş elini eteğini çektiğinde bile rahat yok. Binalar o sıcağı bir hırsız gibi saklıyor ve gece yarısı yatağınızda dönerken duvarların size fısıldadığını duyuyorsunuz: "Beni sen böyle yaptın, şimdi beraber yanacağız." İstanbul’un artık yıkanmaya, yağmura değil; baştan aşağı radikal bir serinlemeye, bir öze dönüşe ihtiyacı var.
33 derece sadece bir sayı. Gerçek olan ise, nefes alacak bir karış toprağın kalmadığı bu devasa fırının içinde hep birlikte ağır ağır pişiyor olmamız. Yine de, her şeye rağmen, akşamüstü vapurun güvertesinde yakalanan o yarım dakikalık poyraz esintisi için yaşıyoruz. O esinti ki, bize hala yaşadığımızı ve bu şehrin bir zamanlar ne kadar güzel olduğunu hatırlatan tek şey.
Bugün dışarı çıkarken yanınıza sadece su değil, bolca sabır ve biraz da merhamet alın. Çünkü İstanbul bugün sadece cildinizi yakmayacak, tahammül sınırlarınızı da sonuna kadar zorlayacak. Dikkat edin, asfaltın feryadı kalbinizin sesini bastırmasın.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.