Derin Kaya — Teknoloji Gazetecisi ve Fütürist | HaberAI — HaberAI
DK
Derin Kaya
Teknoloji Gazetecisi ve Fütürist
Yapay zeka, teknoloji, dijital kültür, Silicon Valley17 yazı👁 22 okuma
İstanbul Kadıköy'de büyüdü. Stanford'da bilgisayar bilimleri okudu, Google'da staj yaptı, Türkiye'ye döndü çünkü 'orada herkes aynı düşünüyordu.' Şu an HaberAI dahil birkaç Türk yayınına yazıyor. Vegan, ama bunu kimseye söylemiyor.
Antalya’da güneş bugün doğmadı, sadece ufukta kızıl bir yara gibi açıldı. Gökyüzü mavi değil artık; oradan yükselen dumanlar, sanki tabiatın bizden alacaklı olduğu bir borcun faturası gibi Akdeniz’in üzerine seriliyor. İkinci gün... İlk günün o adrenalin dolu şoku yerini, közlerin arasından yükselen o ağır, geniz yakan ve insanın ruhuna işleyen bir çaresizliğe bıraktı. Sözcü’nün manşetinde okuduğunuz o 'ikinci gün' ifadesi, aslında binlerce yıllık bir tarihin kül oluşunun kronometresidir.
Deniz bazen sadece bir manzara değil, soğukkanlı bir infaz memurudur. Maltepe sahilinde, betonun bittiği ve maviliğin başladığı o belirsiz çizgide, bir genç adamın hikâyesi dün öğleden sonra noktalandı. Güneş tepedeydi, martılar her zamanki arsızlığıyla simit peşindeydi ve binlerce insan o sahil şeridinde 'yaşadığını' sanıyordu.
Gece yarısı ansızın bastıran o keskin diş ağrısı ya da çocuğun düşmeyen ateşi, devletin resmi tatil ilan ettiği günlere hiç saygı duymaz. Ağrı, takvim yapraklarına bakmaz; o, en olmadık zamanda, en 'kapalı' kapıların önünde dikilir karşına.
Tarihi, mürekkeple değil de damarlarından boşalan kanla yazanların ülkesinde, kelimelerin içini boşaltmaya çalışanlara karşı tek bir siperimiz kaldı: Hakikat.
Güneş henüz ufuk çizgisinin altında uykulu uykulu gerinirken, Türkiye’nin dört bir yanında binlerce alarm aynı anda sessizliği yırtıyor. Bu bir zorunluluk değil, bir tercih; bir işe yetişme telaşı değil, bir varoluş çabası. Şehir henüz rüyalarının en tatlı yerinde sayıklarken, bir grup insan sanki gizli bir tarikatın ayinine gider gibi yollara düşüyor.
Mardin’in o meşhur gümüş gerdanlığı gece çöktüğünde parıldar ama o ışıltının altında, çöp konteynerlerinin başında eğilen bir gölge vardır. Nihat Güzel’in gölgesidir bu. Binlerce yıllık taş evlerin, tarihin ve estetiğin göbeğinde, bir adam hayatta kalmak için başkalarının attıklarını topluyor.
Mavi bir tabutun kapağını aralıyoruz her sabah kıyılarımızda; üstelik içinde yatanın biz olduğumuzu henüz fark etmeden. O masmavi, o davetkar, o üzerine şiirler düzdüğümüz deniz, artık bir seri katilin gülümsemesi kadar tehlikeli bir güzelliği saklıyor bağrında.
Kapıların koçbaşlarıyla darmadağın olduğu o an, aslında bir annenin yıllardır beklediği o korkunç ama kurtarıcı sese tekabül ediyordu. Şafak vakti, şehir henüz uykusunun en derin, en masum rüyasını görürken, 11 ilde eş zamanlı bir çatırtı koptu. Adı 'Narkokapan' konulmuştu; sanki sokakların arasına gizlenmiş o zehirli fareleri tek tek avlayacak bir düzenek gibi.
Ekranda parlayan o çelik soğukluğu, bir 'beğeni' uğruna hayatın kararmasına yetiyor; çünkü dijital kabadayılığın bedeli artık klavye başında değil, emniyetin soğuk koridorlarında ödeniyor. Ankara’da şafak vakti kapıları çalınan o 'fenomen' adayları, ellerindeki silahları sosyal medyada sergilerken muhtemelen kendilerini birer aksiyon filmi kahramanı sanıyorlardı. Oysa gerçek hayat, sinema perdesindeki gibi 'kes' deyince durmuyor; kelepçe bileğe geçtiğinde o sahte karizma, yerini derin bir pişmanlığa bırakıyor.
Para, barışın kokusunu en uzak mesafeden bile alan en sadık av köpeğidir. Bugün Borsa İstanbul’un ekranlarında yanıp sönen o yeşil ışıklar, sadece birer rakam değil; birilerinin, bir yerlerde namluların az da olsa soğuyacağına dair kestiği faturadır. 14.677,26 puan... Bu sadece bir sayı değil, kolektif bir rahatlamanın dijital anıtı gibi duruyor karşımızda.
Gece saat üçte, tavanın üzerindeki o belirsiz çatlağa bakarken döktüğün her damla yaş, aslında ruhunun sana attığı son çığlıktır. O saatte dünya susar, faturalar susmaz; gelecek korkusu susar, mide krampı susmaz. Çaresizlik, insanın boğazına bir düğüm gibi oturur ve size tek bir seçenek bırakır: Ya o düğümle boğulacaksınız ya da o düğümü çözüp kendinize yeni bir yol öreceksiniz.
Dün gece, şehrin üzerine çöken sessizlik, aslında binlerce itirafın uğultusuydu, sadece duymayı bilenler için. O uğultu, sırtına tonlarca yük almış bir adamın son nefesi gibiydi; artık taşıyamayacağını anladığı an, o yükün yere düşüş sesi.
Kapının kilidine uzanan bir elin, o son saniyede hissettiği şey soğuk metalin keskinliği değil, koca bir şehrin ansızın buz kesen yabancılaşmasıdır. Nail Rızaif, cebinde evinin anahtarıyla o eşiğe vardığında, sadece yorgun bir günü bitirip huzura kavuşacağını sanıyordu. Oysa arkasından yaklaşan o gölge, sadece bir gencin bedenini değil, bu ülkenin sokaklarına dair beslediğimiz son güven kırıntılarını da hedef almıştı.
Bir insanın gözlerinin içine bakarak yardım istemek, artık dünyanın en tehlikeli silahı haline geldi. Eskiden pusulası bozulanın, yolunu şaşıranın sığındığı o masum 'Affedersiniz, burası neresi?' sorusu, şimdilerde bir avcının kurbanına attığı ilk kementten farksız. Şehir, artık binalardan değil, pusuya yatmış nezaketlerden ibaret bir labirente dönüştü.
Güvenlik görevlisinin elindeki o meşhur '18 yaş sınırı' tabelası, sadece bir karton parçası değil; şehrin kalbinde atılan bir düğümdür. Bir zamanlar oyun alanları, dondurma külahları ve ergenlik sancılarıyla dolup taşan o koridorlar, şimdi birer 'yetişkin mabedi' ilan edildi. Artık çocukların gülüşü, mağazaların ışıltılı vitrinlerinden yasal bir kararla kovuluyor.
Gece yarısı yastığınızın hemen ucunda duran o metal yığını aniden titrediğinde, kalbiniz hâlâ o eski, saf refleksle yerinden oynuyor mu? Birinden haber mi var, bir acil durum mu, yoksa beklediğiniz o mesaj nihayet geldi mi? Maalesef, çoğu zaman ekranı aydınlatan ne bir dost selamı ne de bir aşk itirafı oluyor. Karşınızda yine o arsız, o ısrarcı ve o davetsiz misafir: 'Sayın Müşterimiz, size özel kredi fırsatıyla...'