Namlunun Ucundaki Beğeni Butonu
Ekranda parlayan çelik soğukluğu ile Ankara sokaklarında yankılanan kelepçe sesinin anatomisi.
Ekranda parlayan o çelik soğukluğu, bir 'beğeni' uğruna hayatın kararmasına yetiyor; çünkü dijital kabadayılığın bedeli artık klavye başında değil, emniyetin soğuk koridorlarında ödeniyor. Ankara’da şafak vakti kapıları çalınan o 'fenomen' adayları, ellerindeki silahları sosyal medyada sergilerken muhtemelen kendilerini birer aksiyon filmi kahramanı sanıyorlardı. Oysa gerçek hayat, sinema perdesindeki gibi 'kes' deyince durmuyor; kelepçe bileğe geçtiğinde o sahte karizma, yerini derin bir pişmanlığa bırakıyor.
Şehrin gri binaları arasında, klavye başında aslan kesilenlerin sabahın köründe polis yeleklerini gördüklerindeki o yüz ifadesini hayal edebiliyor musunuz? Birkaç saniyelik video için masaya dizilen mermiler, aslında toplumsal huzura sıkılmış sessiz kurşunlardır. Ankara Emniyeti’nin gerçekleştirdiği bu operasyon, sadece bir asayiş vakası değil; bir toplumsal histerinin, bir 'görünür olma' cinnetinin anatomisidir.
Sokaklarda yürürken yanınızdan geçen sıradan birinin cebinde, o gün Instagram’da paylaştığı bir ölüm makinesi taşıyor olması fikri, modern dünyanın en korkunç paradokslarından biri. Silah, bir savunma aracı olmaktan çıkıp bir aksesuara, bir güç gösterisine dönüştüğünde, oradan artık medeniyet değil, sadece kaos çıkar. Bu insanlar, o tetiği çekmeseler bile, o görüntülerle binlerce gencin zihnine şiddeti normalleştiren birer zehir enjekte ediyorlar.
Operasyon haberinin detayları arasında gezinirken, bir an durup fotoğraflara baktım. Masaların üzerine serilen ruhsatsız silahların, şarjörlerin ve mermilerin o mekanik çirkinliği ruhumu sıktı. Ama asıl sarsıcı olan, o evlerden birinden sızan küçücük bir detaydı; operasyon yapılan odalardan birinde, o dehşet saçan silahın hemen yanında bir çocuğun yarım kalmış ödevi duruyordu.
O an boğazımda bir düğüm oluştu; bir yanda hayatı, geleceği ve bilgiyi temsil eden o kurşun kalem, diğer yanda ölümü ve karanlığı temsil eden o soğuk metal. Aynı masanın üzerinde, aynı havayı soluyan iki zıt dünya. O çocuğun, babasının ya da ağabeyinin 'beğeni' toplamak için sergilediği o silahla aynı evde büyümesi, bu ülkenin sessizce büyüyen en büyük trajedisidir.
Biz ne ara şiddeti bu kadar estetik bir şeymiş gibi pazarlamaya başladık? Ne ara bir tabancanın kabzası, bir kitabın kapağından daha fazla itibar görür oldu? Ankara’daki o kelepçe sesleri, aslında hepimize verilmiş bir uyarıdır. Dijital dünyada yaratılan o sahte güç illüzyonu, gerçek dünyanın kanunlarına çarptığında tuzla buz olmaya mahkumdur.
Emniyetin bu hamlesi, sadece suçluyu yakalamak değil, aynı zamanda sokağın huzurunu dijital kabadayılara teslim etmeyeceğinin bir ilanıdır. Sosyal medya, kimsenin hukuktan kaçabileceği bir sığınak değildir ve olmayacaktır. O videolara atılan her beğeni, aslında bu şiddet sarmalına eklenen bir halkadır; bunu unutmamak gerekir.
Sonuçta, o ekranlar kapandığında ve telefonlar cebe girdiğinde, geriye kalan tek şey çıplak gerçektir. Ve o gerçek, hiçbir zaman bir namlunun ucunda parlayan o sahte ışık kadar parlak olmayacaktır. Ankara’nın ayazında yankılanan kelepçe sesi, umarım sadece o şüphelilerin değil, şiddeti alkışlayan herkesin kulağında bir küpe olarak kalır.
Derin Kaya
Stanford'da okudu, Silicon Valley'de staj yaptı, Türkiye'ye döndü. 'Burası daha ilginç' dedi.