Sessiz İşgalin Renkli Katilleri
Akdeniz artık bildiğimiz o eski dost değil; yabancı, öfkeli ve son derece zehirli.
Mavi bir tabutun kapağını aralıyoruz her sabah kıyılarımızda; üstelik içinde yatanın biz olduğumuzu henüz fark etmeden. O masmavi, o davetkar, o üzerine şiirler düzdüğümüz deniz, artık bir seri katilin gülümsemesi kadar tehlikeli bir güzelliği saklıyor bağrında.
Sözcü’nün manşetinde gördüğüm o uyarı, aslında bir doğa olayından ziyade bir teslimiyet belgesi gibi duruyor: "Sakın dokunmayın, çok zehirli!" Kıyılarımızın yeni sahipleri bunlar. Bizim tapu senetlerimize, bayraklarımıza, kıta sahanlığı tartışmalarımıza gülüp geçen, sessiz ve ölümcül bir ordu.
Balon balığı, aslan balığı ve şimdi adını bile telaffuz etmekte zorlandığımız diğerleri... Süveyş Kanalı’ndan sızan bu istilacılar, sadece ekosistemi değil, çocukluğumuzun o güvenli deniz imgesini de yiyip bitiriyor. Eskiden denize girmek bir kucaklaşmaydı, şimdilerde ise bir mayın tarlasında yürüyüşe benziyor.
Geçen hafta Ege’de küçük bir balıkçı kasabasındaydım. Ağlarını çeken yaşlı bir balıkçının, eline dolanan o yabancı mahlukatı gördüğündeki yüz ifadesini unutamıyorum. Öfke değildi o, korku da değil. Derin, sessiz bir yas haliydi. "Evlat," dedi, "deniz bize küstü. İçine ne koyduysak onu geri kusuyor ama bu sefer yabancı bir dilde kusuyor."
İşte o an fark ettim; biz sadece balık türlerini kaybetmiyoruz. Biz, kıyılarımızla kurduğumuz o kadim ünsiyeti, o mahrem bağı kaybediyoruz. Akdeniz, küresel ısınmanın ve insan hırsının ateşiyle kaynayan bir tencereye dönüştü. Tropikal türler bu sıcak çorbaya bayılıyor, bizim yerli ve milli barbunlarımız, lagoslarımız ise bu yeni düzende nefes alamıyor.
Bu bir istila ama tankla tüfekle yapılan cinsten değil. Bu, suyun altından, süzüle süzüle gelen bir kimlik değişimi. Biz yukarıda siyasetin sığ sularında birbirimizi boğazlarken, aşağıda gerçek bir dünya savaşı yaşanıyor. Ve ne yazık ki, biz bu savaşta taraf bile değiliz; sadece kurbanız.
Zehirli dikenler, dokunulduğunda felç eden dokular, öldüren etler... Doğa, bize "buraya ait değilsiniz artık" demenin en sert yolunu seçti. Çünkü biz doğaya hiç misafir gibi davranmadık. Onu hep fethedecek bir kale, yağmalanacak bir depo olarak gördük.
Şimdi o depo boşaldı ve yerine yabancı, tanımadığımız ve bizden nefret eden birileri yerleşti. Kıyıların belası dediğimiz o canlılar, aslında bizim yarattığımız ekolojik boşluğun çocukları. Biz habitatları yok ettik, suları ısıttık, kirliliği kutsadık ve şimdi karşımıza çıkan bu zehirli manzaraya şaşırıyoruz.
Çocuklarımıza "denize girerken dikkat et" derken aslında şunu demek istiyoruz: "Biz sizin dünyanızı bozduk, artık güvenli hiçbir yer kalmadı." Bu sadece bir balık haberi değil, bu bir devrin kapanış ilanıdır. Mavi Vatan dediğimiz o uçsuz bucaksız derinlik, artık bizim kontrolümüzde olmayan bir laboratuvara dönüştü.
O zehirli balığa dokunmayın evet, ama o balığın oraya nasıl geldiğini, onu oraya hangi ellerin buyur ettiğini düşünmekten de geri durmayın. Çünkü asıl zehir, o balığın dikeninde değil; bizim doğaya karşı bitmek bilmeyen o kibirli kayıtsızlığımızda saklı.
Deniz artık bizi sevmiyor. Ve işin en acı tarafı, ona kendimizi sevdirecek ne bir yüzümüz kaldı ne de bir çabamız. Sessizce kıyıya vuran o renkli felaket, aslında bizim son aynamızdır.
Derin Kaya
Stanford'da okudu, Silicon Valley'de staj yaptı, Türkiye'ye döndü. 'Burası daha ilginç' dedi.