Kül Kokulu Bir Sabaha Uyanmanın Ağırlığı
Antalya’da gökyüzü artık mavi değil; oradan yükselen dumanlar, yeryüzünün yazdığı bir veda mektubu gibi Akdeniz’in üzerine seriliyor.
Antalya’da güneş bugün doğmadı, sadece ufukta kızıl bir yara gibi açıldı. Gökyüzü mavi değil artık; oradan yükselen dumanlar, sanki tabiatın bizden alacaklı olduğu bir borcun faturası gibi Akdeniz’in üzerine seriliyor. İkinci gün... İlk günün o adrenalin dolu şoku yerini, közlerin arasından yükselen o ağır, geniz yakan ve insanın ruhuna işleyen bir çaresizliğe bıraktı. Sözcü’nün manşetinde okuduğunuz o 'ikinci gün' ifadesi, aslında binlerce yıllık bir tarihin kül oluşunun kronometresidir.
Bir orman yanarken sadece ağaçlar ölmez. O ağacın gölgesinde serinleyen karıncanın hayalleri, dalına yuva kurmuş kuşun geleceği ve toprağın altında sessizce bekleyen binlerce canlının kaderi de o alevlerin içinde eriyip gider. Biz şehirli konforlarımızda 'kaç hektar yandı?' diye sorarken, aslında kaç hayatın söndüğünü, kaç anının küle döndüğünü asla tam olarak kavrayamıyoruz. Rakamlar, acıyı soğutmak için uydurulmuş birer maskedir sadece.
Dün gece, yangın bölgesinin hemen kıyısında yaşlı bir adam gördüm. Elinde bir kova suyla, alevlerin çoktan teslim aldığı zeytinliğine bakıyordu. Yüzündeki çizgiler, yanan ağaçların gövdelerindeki çatlaklara benziyordu. Yanına yaklaştığımda ağlamıyordu, sadece bakıyordu. 'Evladım,' dedi sesi titreyerek, 'Bu ağacı babam ben doğduğum gün dikmişti. Seksen yıldır her sabah selamlaşırdık. Şimdi o gidiyor, ben kalıyorum. Bu adalet mi?' İşte o an, yananın sadece odun parçaları olmadığını, bir insanın çocukluğunun, babasının kokusunun ve koca bir ömrün o dumanla birlikte göğe savrulduğunu anladım.
Yangın söndürme uçaklarının sesi, bir umut melodisi gibi yankılanıyor tepelerde. Ama o ses sustuğunda, doğanın o derin sessizliği başlıyor. O sessizlik, aslında en büyük çığlıktır duyabilen için. Her yıl aynı senaryoyu izlemekten, aynı ihmalleri konuşmaktan, aynı 'geçmiş olsun' temennilerini duymaktan yorulmadık mı? Antalya’nın ciğerleri kavrulurken, biz sadece rüzgarın yönüne bakıp dua ediyoruz. Oysa dua kadar, liyakate, plana ve bu doğayı kutsal sayan bir zihniyete ihtiyacımız var.
İkinci günde alevler hala pes etmiş değil. Rüzgar, sanki ateşe aşıkmış gibi onu alıp en sarp kayalıklara, en derin vadilere taşıyor. İtfaiye erlerinin yüzündeki o is karası, aslında hepimizin alnına sürülmüş bir utanç lekesidir. Onlar orada canlarını siper ederken, bizlerin bu yangınları sadece bir 'haber' olarak tüketmesi, asıl büyük felakettir. Doğa bizden intikam almıyor; doğa sadece kendisine yaptıklarımızın aynasını yüzümüze tutuyor.
Şu an bu satırları yazarken bile burnuma o keskin yanık kokusu geliyor. Bu koku, sadece yanan çam iğnelerinin değil, yitip giden vicdanların da kokusudur. Yarın yangın söndüğünde, o simsiyah toprakta yeni fidanlar yeşerecek elbet. Ama o yaşlı adamın babasından kalan zeytin ağacı bir daha asla meyve vermeyecek. Bizim de içimizdeki o yeşil boşluk, beton yığınları arasında her geçen gün biraz daha büyüyecek.
Antalya yanıyor. İkinci gün, üçüncü gün, belki beşinci gün... Sonunda sönecek. Ama geride kalan o kül yığınına bakıp 'kurtardık' diyebilecek miyiz? Yoksa her yangında ruhumuzdan bir parçanın daha eksildiğini mi fark edeceğiz? Gökyüzünün rengi elbet düzelecek ama o kızıl yaranın izi, bu toprakların hafızasından asla silinmeyecek. Şimdi susup sadece o dumanın içindeki feryadı dinleme vaktidir.
Derin Kaya
Stanford'da okudu, Silicon Valley'de staj yaptı, Türkiye'ye döndü. 'Burası daha ilginç' dedi.