Eylül Işığında Perdeye Düşen Gölgeler
Kolektif hafızanın sığınağı olarak sinema salonları ve yeniden izlemenin tesellisi üzerine bir pazar yazısı.
Wim Wenders’in *Tokyo-Ga* filminde Yasujirō Ozu’nun izini sürerken fısıldadığı o cümle, bu sabah penceremden süzülen solgun Eylül ışığıyla birlikte zihnime yerleşti: “Eğer bu yüzyılda hâlâ kutsal bir şey kaldıysa, bu sinemanın yarattığı o ortak rüyadır.” Wenders bu cümleyi kurarken muhtemelen bir süper kahraman destanının devasa perdede yeniden arz-ı endam edişini ya da yerel bir korku hikâyesinin fısıltısını hayal etmiyordu ama sinemanın o kadim büyüsü, türlerin ve bütçelerin ötesinde, bizi aynı karanlık odada buluşturma mucizesinde gizli kalmaya devam ediyor.
Önümüzdeki hafta sinema salonları, sanki zamanın büküldüğü bir kavşak noktası gibi; bir yanda *Avengers: Endgame*’in o görkemli vedasının özel gösterimiyle yeniden dirilişi, diğer yanda ise bizim topraklarımıza has o tekinsiz korku ikliminin yeni bir halkası olan *Üç Harfliler: Mühür* var. Bir tarafta evrenin kaderini omuzlayan tanrısal figürlerin trajedisi, diğer tarafta mahallemizin karanlık köşelerinde saklanan, ismini anmaktan çekindiğimiz o eski gölgeler. Bu tezat, yüksek ve alçak kültürün o meşhur sınırlarını ihlal ederek bize aslında tek bir şeyi söylüyor: Anlatılmaya değer her hikâye, bizi gündelik olanın ağırlığından çekip çıkaracak bir kapı arıyor.
*Endgame*’i yıllar sonra yeniden izlemek, sadece bir aksiyon şölenine tanıklık etmek değil, aynı zamanda o ilk izleyişimizdeki kendimizle karşılaşmak gibi. Nostalji, bazen geçmişin tozlu raflarında bir teselli arayışıdır ama aynı zamanda neyi kaybettiğimizi hatırlatan keskin bir aynadır. Tony Stark’ın o son parmak şıklatışında, sadece kurgusal bir evrenin kurtuluşunu değil, kendi hayatlarımızdaki o geri dönüşü olmayan kırılma anlarını da görüyoruz. Belki de bu yüzden, o devasa prodüksiyonların yanında sessizce yerini alan *Damat Mektebi* gibi yerli komediler, bize o çok özlediğimiz, biraz safça ama samimi insan sıcaklığını hatırlatıyor.
Çocuklar için vizyona giren o üç farklı animasyon ise, henüz dünyanın ağırlığıyla tanışmamış zihinlerin o sonsuz merakını beslemek için orada duruyor. Hayao Miyazaki’nin o eşsiz doğaüstü dünyalarından fırlamışçasına, animasyonun sadece renkli piksellerden ibaret olmadığını, aslında hayal gücümüzün sınırlarını genişleten birer şiir olduğunu unutmamak gerek. Bir çocuğun perdedeki bir karaktere bakarken gözlerinde parlayan o ışık, sinemanın geleceğine dair beslediğimiz o cılız ama inatçı umudun en somut kanıtı.
Sinema salonuna girmek, dışarıdaki gürültülü dünyayı bir süreliğine askıya almak, o kadife koltuklara yerleşip ışıkların sönmesini beklemek... Bu ritüel, her hafta yeniden kurulan bir ayin gibi. İster kozmik bir savaşın ortasında kalalım, ister bir Anadolu köyünün karanlık dehlizlerinde yolumuzu kaybedelim, o beyaz perde bizi birbirimize bağlıyor.
Akşamüstü İstiklal Caddesi’nde yürürken, sinema afişlerinin önünde durup o büyülü dünyaya girmek için bilet sırasına girenleri izliyorum. Perde kapanıp ışıklar yandığında, salondan çıkan her insanın yüzünde, az önce izlediği dünyadan bir parça taşıdığını görmek en büyük zenginliğimiz. Sinema, bize sadece hikâyeler anlatmıyor; bize, hâlâ hayal kurabildiğimizi kanıtlıyor. Işıklar söndüğünde başlayan o sessizlik, aslında dünyanın en gürültülü ve en güzel şarkısı.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.