Ekranda Çatlayan Ayna ve Kaybolan İhtişam
Reyting tablolarının soğuk matematiği, hikâyelerin ruhuna ne kadar dokunabilir?
Virginia Woolf’un *Deniz Feneri*’ni okurken, zamanın akışının insanlar üzerindeki o geri dönülemez etkisine hep hayran kalmışımdır. Romanın ortasında, evin boş odalarında tozların birikmesi, perdelerin sararması gibi, televizyon ekranlarında da bir hikâyenin ömrü, sessizce ama kaçınılmaz bir hızla değişir. Geçen cuma akşamı, *Kızılcık Şerbeti*’nin puan tablosundaki o belirgin geri çekiliş, aslında sadece bir reyting düşüşü değil, izleyicinin sadakatiyle kurduğu o pamuk ipliğine bağlı bağın bir yansımasıydı.
Bir yanda Türkiye-Fransa maçının o mutlak, yakıcı galibiyeti, diğer yanda ise sezonun başında zirveyi gören bir anlatının sessizce aşağıya süzülüşü... İnsan, kolektif bir heyecanın peşinden gitmeyi, o anın canlılığına tanıklık etmeyi seviyor. Futbolun o öngörülemez, terli ve gürültülü estetiği, stüdyo ışıklarının altında kurgulanmış drama ne kadar baskın gelirse gelsin, aslında ikisi de aynı ihtiyacı besliyor: Bir yere ait olma, bir ortak paydada buluşma arzusu.
Nostalji bazen bir sığınak gibi görünür; eski bölümlerin sıcaklığı, karakterlerin ilk günkü o taze çatışmaları zihnimizde hep daha parlak durur. Fakat televizyon, hayatın kendisi gibi, vadesi dolanı beklemiyor. Bir dizinin reyting kaybetmesi, aslında o hikâyenin artık izleyicinin günlük ritmiyle aynı frekansta titreşmediğini gösteriyor. Belki de karakterlerin artık bizi şaşırtmadığı, çatışmaların o ilk günkü keskinliğini yitirdiği bir evredeyiz. Tıpkı bir Sezen Aksu şarkısının ilk dinleyişteki çarpıcılığının, yüzüncü dinleyişte yerini aşina bir melankoliye bırakması gibi.
İzleyici, artık sadece bir hikâyeyi takip etmiyor; o hikâyenin içinde kendine bir yer arıyor. Maçın yarattığı o büyük dalga, aslında televizyonun hala en canlı, en 'şimdi' olanı yakalayabildiği yer olduğunu hatırlatıyor. Kurgu ise, gerçeğin o ham enerjisiyle yarışırken bazen yoruluyor. *Kızılcık Şerbeti*’nin yaşadığı bu düşüş, belki de sadece bir mevsim geçişi; ekranın aynasında beliren o ilk çatlak, hikâyenin yeniden yazılması gerektiğine dair bir işaret.
Belki de ihtiyacımız olan, o eski ihtişamın peşinden koşmak değil, değişen ritmi kabul etmektir. Bir hikâye biterken diğeri başlar, ışıklar söner ve stadyumun çimleri arasında unutulmuş bir top gibi, ekranın boşluğu sessizliğe gömülür. Önemli olan, o sessizliğin içinde neyi sakladığımızdır.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.