Rüzgârın Yazdığı Dipnotlar
Değirmenburnu’nda zamanın ve topoğrafyanın fısıltılarını dinlemek
İlhan Berk’in o eşsiz, eşyayı ve coğrafyayı adeta kutsayan bakışını anımsıyorum; hani bir taşı, bir otu ya da bir rüzgârı anlatırken onun sadece fiziksel varlığını değil, o ana dek biriktirdiği tüm sessizliği de kağıda döken o bakışı. Bodrum’u sadece bir tatil beldesi değil, bir "gökyüzü ve taşlar krallığı" olarak gören Berk, yürürken aslında toprağın altındaki ve üstündeki zaman katmanları arasında dolaştığını bilirdi. Bugünlerde Değirmenburnu için hazırlanan o zarif fikir projesindeki "Açıklık" vurgusunu okurken, Berk’in dizelerindeki o mekânsal dürüstlük geldi oturdu zihnime. Proje raporunun en başında yer alan o cümle, bir edebi metnin giriş cümlesi kadar davetkâr: "Her müdahale, yerin zaten söylemekte olduğu şeye biraz daha yaklaşma çabasıdır."
Bu yaklaşım, bana Abbas Kiarostami’nin *Rüzgâr Bizi Sürükleyecek* filmindeki o uçsuz bucaksız ama bir o kadar da tanıdık peyzajı hatırlatıyor. Filmde rüzgâr sadece bir hava olayı değil, hikâyenin ritmini belirleyen, karakterlerin adımlarını yönlendiren görünmez bir eldir. Bodrum’un Değirmenburnu sırtında da durum tam olarak böyle; rüzgâr buranın ilk mimarı, ilk karar vericisi. Gümbet ile Bodrum arasında uzanan o omurga, yüzyıllardır aynı sert poyrazla, aynı lodosla yontulmuş. Sekiz yel değirmeni, birbirinin nefesini kesmeden, aynı akışın parçası olarak dizilmişlerse, bu sadece bir mühendislik başarısı değil, doğayla kurulan o kadim uzlaşmanın sonucudur.
Bodrum’un o meşhur beyaz evlerinin, begonvillerinin ve mavi pencerelerinin ötesinde, daha derin ve daha sessiz bir ritim var. Bu ritim, MFÖ’nün o çok sevdiğimiz "Bodrum Bodrum" şarkısındaki hüzünlü tını gibi, hem çok tanıdık hem de her dinleyişte yeni bir katmanını ele veriyor. Projenin önerdiği "Kültürel Peyzaj Rotası", yeni bir yol icat etmek yerine, tarihin ve doğanın zaten oraya bıraktığı izleri takip ediyor. Myndos Kapısı’ndan başlayıp sur izlerini izleyerek Değirmenburnu’na ulaşan bu rota, bir şehri okuma biçimi aslında. Bir yerin tek bir zamanda oluşmadığını, topoğrafyanın üzerine eklenen her patikanın, her taşın birer cümle olduğunu kabul eden bir okuma.
Nostaljiye olan düşkünlüğümüzü genellikle geçmişe duyulan karşılıksız bir aşk gibi yaşarız; oysa nostalji, eğer dikkatle bakılırsa, bugünü anlamlandırmak için kullanılan keskin bir neşterdir. Değirmenburnu’ndaki o sekiz değirmenin her birinin zamanla farklı şekillerde yaşlanmış olması —birinin çatısının gökyüzüne açılması, diğerinin taş duvarlarının bitki örtüsüyle sarılması— bize zamanın tekdüze olmadığını fısıldıyor. Bazılarımız o değirmenleri eski, görkemli günlerine döndürmek isteyebilir; ancak projenin bu "farklı yaşlanma biçimlerini" koruma arzusu, bana kalırsa çok daha kıymetli ve entelektüel bir olgunluk barındırıyor. Bir yapının yıkıntısı da en az tam hali kadar o yere aittir.
Ekolojik yaklaşımın sadece teknolojik bir gösteri değil, rüzgârın, ışığın ve suyun kurduğu dengeye saygı duymak olduğunu görmek ferahlatıcı. Ahşap platformların topoğrafyanın üzerine hafifçe yerleşmesi, rüzgârın geçişine izin veren açıklıklar, yağmur suyunu topraktan esirgemeyen geçirgen yüzeyler... Bunlar, mimarlığın sesini yükseltmek yerine, yerin sesini dinlemeyi tercih ettiği anlar. Tıpkı Marguerite Yourcenar’ın *Hadrianus’un Anıları*’nda dediği gibi: "İnşa etmek, bir manzara üzerinde bir dünya kurmaktır."
Değirmenburnu’nda yürümek, artık sadece iki koy arasındaki o manzaraya bakmak değil, rüzgârın ve zamanın yazdığı o uzun dipnotları okumak anlamına gelecek. Güneş batarken, o sekiz değirmenin gölgesi sırtın üzerine düştüğünde, insan sadece bir coğrafyada değil, bir sürekliliğin içinde olduğunu hissedecek. Rüzgâr hâlâ aynı sırt boyunca dolaşıyor, taşlar hâlâ güneşin sıcaklığını saklıyor ve bizler, bu kadim hikâyenin sadece geçici ama dikkatli dinleyicileriyiz.
Akşamın o lacivert saati çökerken, rüzgârın taşların arasından geçişini duymak; bir yapının değil, bir ruhun ayakta kalışına tanıklık etmek gibi.
Lale Şahin
Üç romanı var, biri çevrildi. Hafta sonları Kapalıçarşı'nda gezer. Nostaljiye karşı ama geçmişi sever.