Hassasiyetin Terazisi: Kimin Vicdanı Daha Ağır?
Kürsüden savrulan 'Müslüman hassasiyeti' sözleri, geçmişin tozlu ve karanlık odalarında yankılanan çocuk çığlıklarını bastırmaya yeter mi?
Kürsüye çıkıp 'Müslüman hassasiyeti' diyenlerin, aynı cümle içinde neden bazı çocukların çığlığını duyup bazılarınınkini halının altına süpürdüğünü hiç düşündünüz mü? Siyasetin o ağır, tozlu perdeleri aralandığında karşımıza çıkan manzara artık bir trajediden ziyade, kötü kurgulanmış bir orta oyununa benziyor. Din, bir kalkan; vicdan ise sadece işe yaradığında raftan indirilen bir aksesuar haline getirilmiş durumda.
AKP kanadından gelen 'Müslüman hassasiyeti' çıkışı, sanki bu toprakların tek sahibi, tek dertlisi kendileriymiş gibi bir özgüvenle servis edildi. Ancak bu kez CHP’den gelen yanıt, o parıltılı retoriğin altındaki paslı gerçekleri bir bir ortaya döktü. Ensar Vakfı’nda yaşananlar ve Gazze’deki katliam üzerinden kurulan o sert köprü, aslında Türkiye’nin son yirmi yılının özetidir.
Bir yanda sınırların ötesindeki zulme ağlayan gözler, diğer yanda kendi mahallesindeki karanlığa sırtını dönen bir irade var. Gazze için meydanları dolduranların, Karaman’da çocuklar istismar edilirken 'Bir kereden bir şey olmaz' diyenlere karşı neden aynı öfkeyle sokaklara taşmadığını sormak, bugün en büyük 'Müslüman hassasiyeti' değil midir? Gerçek dindarlık, zulmün failine bakmadan mazlumun yanında durmayı gerektirmez mi?
CHP’nin bu çıkışı, sadece bir siyasi manevra değil, aynı zamanda bir hafıza tazeleme operasyonudur. Gazze’deki annelerin feryadını siyasi sermaye yaparken, Türkiye’deki tarikat yurtlarında geleceği karartılan gençleri görmezden gelmek, vicdanın değil, sadece siyasi ajandanın bir parçasıdır. Müslümanlık, seçici bir duyarlılık merkezi değildir; olmamalıdır.
İşte tam burada, o beklediğim ama her seferinde canımı yakan o an gelip çatıyor. Gazze’de enkaz altından çıkarılan tozlu bir çocuğun yüzüyle, Karaman’da bir yurdun soğuk duvarları arasında korkuyla titreyen bir çocuğun yüzü gözlerimin önüne geliyor. İkisi de aynı sessizlikle bakıyor dünyaya. İkisinin de acısı aynı dilde, aynı tonda; fakat onları savunanların dilleri ne kadar da farklı.
Bir çocuk, siyasi bir argümana dönüştüğü an, o çocuğun hakkı zaten yenmiş demektir. Gazze’deki dramı iç politika malzemesi yapmak ne kadar etik dışıysa, Ensar gibi dosyaları 'hassasiyet' kalkanıyla korumaya çalışmak da o kadar büyük bir günahtır. Siyasetin kutsalları, gerçek kutsalların önüne geçtiğinde toplumun ahlak pusulası bozulur.
Şimdi soruyorum: Sizin hassasiyetiniz, sadece kendi mahallenizin çocuklarını mı kapsıyor? Eğer öyleyse, buna 'Müslüman hassasiyeti' değil, 'siyasi bencillik' denir. Gerçek bir hassasiyet, Gazze’deki bombaya da, Karaman’daki karanlığa da aynı şiddetle itiraz edebilmektir.
Bu memlekette vicdan, artık partilerin amblemleri arasına sıkışıp kalmamalı. Bir tarafın sustuğu yerde diğer tarafın bağırması, sadece gürültü yaratır; adalet getirmez. Adalet, her iki trajediye de aynı insan onuruyla bakabildiğimiz gün tecelli edecektir.
Sonuçta, tarih kürsülerde edilen cafcaflı sözleri değil, o sözlerin arkasında durulmayan anları yazar. Gazze’nin kanı da, Ensar’ın utancı da aynı defterin sayfalarıdır. Ve o defter kapandığında, geriye sadece 'Gerçekten kimin canı yandı?' sorusu kalacaktır.
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.