Kimin Gençliği, Kimin Yorgunluğu?
Pahalı tabaklarda aranan mucizeler ve sokağın gerçek yaşlanma hızı.
Meryem Abla’nın elleri, metrobüsün o gri tutamağına asılmış birer kök gibi duruyor. Parmak boğumları çamaşır suyundan sertleşmiş, tırnak kenarları deterjanın asidiyle çatlamış. 52 yaşında ama yüzündeki hatlar, sanki bu şehri elli kere baştan inşa etmişçesine derin. Zincirlikuyu’daki o devasa cam kulelerin birinde, sabahın beşinden beri yerleri ovuyor. Akşamın bu saatinde, kalabalığın ter ve rutubet kokusu arasında, gözlerini bir anlığına kapatıp başını cama yaslıyor. Onun için zaman, takvim yapraklarıyla değil, dizlerindeki sızının şiddetiyle akıyor.
Tam o sırada telefon ekranlarına bir haber düşüyor: "Yaşlanmayı yavaşlatıp enerjiyi artıran gıdalar." Uzmanlar iştahla anlatıyor; yaban mersini yiyin, avokadoyu sofranızdan eksik etmeyin, somonun omega-3’üyle hücrelerinizi yenileyin. Sanki yaşlanmak sadece biyolojik bir aksaklıkmış, sanki enerji dediğimiz şey marketten satın alınabilen bir paketmiş gibi. Bu parıltılı tavsiyeler, Meryem Abla’nın bindiği o hınca hınç metrobüse hiç uğramıyor.
Gerçeği eğip bükmeden söyleyelim: Yaşlanmayı yavaşlatmak bir sınıf imtiyazıdır. Cildin ışıldaması için sadece pahalı kremler yetmez; o cildin gün ışığı görmeyen bodrum katlarında solmaması, stresin asidinde yıkanmaması gerekir. Bizim toplumumuzda yoksulluk, insanın hücresine en hızlı nüfuz eden zehirdir. Bir kadının 40 yaşında neden 60 gösterdiğini vitamin eksikliğiyle değil, hayat kavgasıyla açıklayabilirsiniz. Enerji dediğiniz şey, akşam eve gidince çocuklara ne pişireceğini düşünme zorunluluğu olmayanların lüksüdür.
Siz o "mucize" gıdaları tabağınıza dizerken, birileri sadece karnını doyurabilmenin, o günü sağ salim bitirebilmenin derdinde. Yaban mersininin kilosu, Meryem Abla’nın bir günlük yevmiyesinin yarısı ederken, ona "sağlıklı yaşlanma" masalları anlatmak ikiyüzlülüktür. Wellness endüstrisi, eşitsizliğin üzerini estetik bir tülle örtmeye çalışıyor. Oysa yaşlanma hızımız arasındaki fark, banka hesaplarımız arasındaki uçurum kadar derin.
Sistem bize yaşlanmanın bireysel bir hata olduğunu fısıldıyor. "Yeterince iyi beslenmedin, yeterince spor yapmadın, kendine bakmadın" diyor. Oysa Meryem Abla kendine bakamadığı için değil, başkalarının kirini temizlemekten kendine sıra gelmediği için yaşlanıyor. Şehrin bir ucundan diğerine üç vasıta değiştirerek giden bir insanın hücreleri, antioksidanlarla değil, adaletsizliğin yorgunluğuyla savaşıyor.
Genç kalmak, bu düzende bir direnç biçimi değil, bir satın alma gücü göstergesidir. Biz vitrinlerdeki "gençlik iksirlerine" bakarken, sokağın asıl yaşlıları sessizce yanımızdan geçip gidiyor. Onların enerjisi, sizin daha konforlu yaşamanız için harcanan gizli bir yakıttır.
Meryem Abla, Bağcılar durağında iniyor. Elinde pazar poşeti, içinde en ucuzundan pörsümüş birkaç sebze ve akşamki makarnanın yanına konacak bir paket yoğurt. Merdivenleri çıkarken yine o bildik sızıyla dizini tutuyor. O merdivenlerin her basamağı, uzmanların bahsettiği o "enerji veren gıdalardan" çok daha gerçek. Meryem Abla’nın yorgunluğu, bizim bu pırıltılı dünyamızın ödenmemiş faturası olarak orada, o karanlık sokak ağzında öylece duruyor.
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.