İçimizdeki Pil, Dışımızdaki Enkaz
Bilim vücudun içinde çözünen piller üretirken, Sevim Abla’nın dizlerindeki ağrı neden hiç iyileşmiyor?
Sevim Abla’yı dün asansörde gördüm. Elinde iki ağır poşet, sırtında o hiç değişmeyen ucuz deterjan kokusu. 52 yaşında ama dizleri 70’lik. "Ayşe," dedi, poşetleri yere bırakıp soluklanırken, "şu merdivenler her gün biraz daha dikleşiyor sanki." Gözlerindeki o yorgunluk sadece uykusuzluktan değil; yıllardır başkalarının kirini temizlemekten, başkalarının hayatını parlatmaktan biriken bir tortu bu.
Tam o sırada telefonuma bir haber düşüyor: Bilim insanları hap gibi yutulabilen bir pil yapmışlar. Vücudun içinde üç gün boyunca tıkır tıkır çalışıp sonra kendi kendine çözünüyormuş. Midenin, bağırsağın haritasını içeriden çıkarıp bize her şeyi anlatacakmış. Ne muazzam bir gelişme, değil mi? İnsanın içine sızan, içeriden bilgi toplayan, işi bitince de iz bırakmadan yok olan bir teknoloji.
Modern dünya, vücudumuzun içindeki en küçük kıpırtıyı takip etmek için taklalar atıyor. Ama asansörde yan yana durduğumuz kadının dizlerindeki kireçlenmeyi, ruhundaki o devasa boşluğu görmemek için de bir o kadar körleşiyor. İçimize pil yolluyoruz çünkü dışarıdaki gerçekle yüzleşmekten korkuyoruz. Veri istiyoruz, rakam istiyoruz; ama o verinin arkasındaki insan hikayesiyle ilgilenmiyoruz. Sağlığı laboratuvar sonuçlarına indirgediğimizden beri, yanımızdaki insanın nefes alışındaki ağırlığı duymaz olduk.
Bu piller, sağlığı "optimize etmek" isteyen, hayatı bir performans tablosu gibi görenler için. Günde on saat ayakta duran, asgari ücretle ev geçindirmeye çalışan Sevim Abla için değil. Onun vücudu zaten bu şehirde bir pil gibi kullanılıyor. Sabahın köründe şarj ediliyor, akşama kadar son damlasına kadar sömürülüyor ve sonunda posası çıkarılıp bir kenara bırakılıyor. Tek farkı, Sevim Abla vücudun içinde sessizce çözünüp yok olmuyor; o ağrılarla, o eksilmeyle yaşamaya devam ediyor.
Biz, teknolojiyi bir kurtarıcı gibi selamlarken aslında büyük bir yalanı besliyoruz. Bir hapla, bir sensörle her şeyi kontrol altına alacağımızı sanıyoruz. Oysa asıl mesele midenin içindeki asit oranı değil, o mideye giren ekmeğin hangi bedellerle kazanıldığı. Şehir, insanları yutup sindiren dev bir mideye dönüştü. Ve biz bu midenin içinde, işlevini tamamlayınca çözünmesi beklenen atılabilir parçalar haline geldik.
Sevim Abla asansörden inerken poşeti tekrar kavradı, eklemlerinden gelen o kuru sesi duydum. "Yarın gelirim yine," dedi. Sesi, o akıllı pillerin asla kaydedemeyeceği bir frekansta titriyordu. Biz onun içini en gelişmiş cihazlarla görsek ne olur, dışındaki bu enkazı görmezden geldikten sonra? Sevim Abla çözünmüyor, Sevim Abla her gün biraz daha kırılıyor. Ve biz, akıllı cihazlarımızın ekranında bu kırılmayı sadece bir istatistik olarak izliyoruz.
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.