Zehrin Hayali, Gerçeğin Sofrası
Fransa’daki o konserve domatesler bize sadece halüsinasyon değil, sınıfsal bir uçurumu anlatıyor.
Meryem Abla’nın mutfağı her daim buhar altındadır. Elinde o ucu yanmış tahta kaşık, mahalle bakkalından ya da en ucuz market zincirinden aldığı salçayı tencerenin dibine yayarken yüzündeki çizgiler biraz daha derinleşir. Üç çocuk, asgari ücretle geçinen bir koca ve İstanbul’un gürültüsüyle dolan daracık bir mutfak. Meryem Abla için yemek yapmak bir yaratıcılık serüveni değil, bir hayatta kalma provasıdır. O tencereye giren her malzeme, ay sonundan, kiradan, çocukların okul harçlığından koparılmış birer parçadır.
Fransa’dan bir haber düştü ekranlarımıza; konserve domatesler geri çağrılıyor. Sebep, yiyenlerde halüsinasyona yol açması. İnsanlar domates yiyip gerçeklikten kopuyor, olmayan şeyler görüyorlarmış. Avrupa bu haberi bir sağlık skandalı, bir üretim hatası olarak konuşuyor. Bizim buralarda ise haberin altına "keşke bizim dertlerimizi de unutturacak bir şeyler olsa" diye acı şakalar iliştiriliyor. Ama mesele şaka kaldırmayacak kadar ağır ve sınıfsal.
Gıda güvenliği, bu çağın en büyük ve en sinsi sınıfsal ayrıcalığıdır. Paran varsa "organik", "yerel", "ilaçsız" olanın peşine düşersin. Eğer Meryem Abla gibiysen, tek kriterin o konservenin son kullanma tarihinin geçmemiş olmasıdır; hatta bazen o bile bir lükstür. Biz yoksullara sadece karınlarını doyurma görevini veriyoruz, onlara ne yediklerini sorma hakkını tanımıyoruz. Sağlıklı beslenmek bir haktır demiyoruz, bir bedeldir diyoruz. O bedeli ödeyemeyenin tabağına ne düşerse onu yemesini bekliyoruz.
Endüstriyel gıda sistemi, yoksulun sofrasına sadece kalori değil, devasa bir belirsizlik bırakıyor. Fransa'daki o domatesler insanlara hayaller gördürüyor olabilir ama bizim sokaklarımızdaki gerçeklik zaten bir kabus. Kadınlar, çocuklarının önüne koydukları o ucuz makarnanın, o rengi bozuk salçanın, o içeriği belirsiz konservenin onları yavaş yavaş eksilttiğini biliyorlar. Bunu bilerek o kaşığı sallamak, bir anneyi her gün biraz daha öldürmektir. Bu bir tercih değil, sistemin dayattığı bir mecburiyettir.
Şimdi Meryem Abla’ya gidip "Abla, bak Fransa'da domatesler halüsinasyon yaptırıyormuş, dikkat et" desem, yüzüme o yorgun ve delici bakışıyla bakar. "Kızım Ayşe," der, "benim hayatım zaten bir halüsinasyon. Ay sonunu nasıl getirdiğimi ben bile göremiyorum, olmayan parayla tencereyi kaynatıyorum, olmayan umutla çocukları uyutuyorum. Bundan büyük hayal mi olur?"
Meryem Abla tencerenin kapağını kapatıyor. Buhar camları kaplıyor, dışarıdaki dünyayı görünmez kılıyor. O buhar, aslında hepimizin gözündeki o kalın perde. Biz yoksulluğu bir istatistik, gıda güvenliğini bir sağlık haberi sanıyoruz. Oysa yoksulluk, o tencerede kaynayan ve bizi sessizce zehirleyen o belirsizliğin, o çaresizliğin ta kendisidir.
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.