Namlular ve Boş Tencereler
Devletin bekası ile Meryem Abla'nın mutfağı arasındaki o uçurum.
Meryem Abla, Bağcılar’daki o rutubetli giriş katının önünde, elinde sarı plastik bir leğenle taze fasulye ayıklıyor. Tırnaklarının arası toprak dolmuş, yüzünde ise hiç geçmeyen, artık derisine mühürlenmiş o yorgun ifade var. Yanından geçen belediye otobüsünün egzoz dumanı fasulyelerin üzerine siniyor, o ise sadece elindeki üç beş kuruşu akşamki elektrik faturasına nasıl yetiştireceğini hesaplıyor. Meryem için dünya, o leğenin kenarı kadar dar ve o fatura kadar keskin.
Siyasetin yüksek kürsülerinden yükselen sesler, Meryem’in sokağına uğradığında anlamını yitiriyor. AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, darbelerin her zaman milletin ve devletin düşmanı olduğunu söylüyor. Doğrudur; tankların sokağa çıkması, milli iradenin hiçe sayılması bu toprakların hafızasında silinmez yaralar açtı. Ancak Meryem’in dünyasında “düşman” sadece kışladan çıkan asker değil. Onun düşmanı, her sabah uyandığında üzerine binen o ağır çaresizlik. Onun düşmanı, kızının üniversiteyi bitirip de markette kasiyer olmaya mecbur bırakıldığı o sistem.
Darbeler devleti ve milleti hedef alır, evet. Ama biz bu büyük cümleleri kurarken, o milletin içindeki tekil insanların her gün yaşadığı küçük, sessiz darbeleri ıskalıyoruz. Bir kadının, şiddet gördüğü evden ekonomik imkansızlıklar yüzünden çıkamaması bir darbe değil midir? Bir babanın, çocuğuna ayakkabı alamadığı için akşam eve geç gitmesi, o babanın onuruna indirilmiş bir darbe değil midir? Devletin bekasını korumak için namlulara karşı durmak ne kadar gerekliyse, o devletin içindeki adaletsizliğe karşı durmak da o kadar zorunludur.
Rahat koltuklarda, steril stüdyolarda “milletin düşmanlarından” bahsetmek çok kolay. Ama o millet dediğiniz kitle, Meryem Abla gibi tırnaklarıyla toprağı, hayatı ve yoksulluğu kazıyanlardan oluşuyor. Eğer devlet, Meryem’in mutfağındaki boş tencereyi koruyamıyorsa; eğer beka dediğimiz şey sadece bir zümrenin güvenliğini sağlıyorsa, orada bir sorun var demektir. Darbeler milli iradeyi gasp eder, doğru. Peki ya derinleşen yoksulluk? Ya her geçen gün büyüyen o devasa eşitsizlik? Bunlar milli iradeyi her gün biraz daha eritmiyor mu?
Biz toplum olarak sadece tanklara hayır demeyi öğrendik. Ama o tanklar çekildikten sonra geride kalan enkazı, yani insan haysiyetini hiçe sayan o düzeni konuşmayı hep erteledik. Siyasetin dili, halkın gerçeğine çarptığında tuzla buz oluyor. Çünkü millet, soyut bir kavram değil; kanlı canlı, acı çeken, fatura ödeyen ve en önemlisi de artık yorulan insanlardır.
Meryem Abla fasulyeleri bitirdi. Leğeni kucağına alıp ağır ağır ayağa kalktı. Belindeki ağrı yüzünü buruşturdu. O, akşam yemeğini nasıl pişireceğini düşünürken, televizyondaki o parlak ekranlarda yine büyük kelimeler uçuşacak. Devlet, millet, düşmanlar… Meryem ise sadece yarını nasıl çıkaracağını düşünecek. Çünkü onun için gerçek darbe, her ayın sonunda o mutfak masasında tek başına verdiği, hep kaybettiği o savaştır.
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.