Kırmızı Plakanın Gölgesindeki Çelik Soğukluğu
Bir valinin şakağına dayanan namlu ve devletin 'dokunulmaz' zırhının aslında ne kadar ince olduğu üzerine...
O namlunun soğukluğu, makam koltuğunun sahte sıcaklığından çok daha gerçektir bazen.
Bir yanda Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ildeki en yüksek temsilcisi, devletin ta kendisi; diğer yanda ise bir avuç metalin ucundaki o karanlık boşluk. Şoförü anlatıyor: "Vali bey kafasına silah dayamıştı, engelledim." Bu cümle, sadece bir intihar girişiminin engellenme hikayesi değil, koca bir bürokratik şatafatın altındaki insani enkazın itirafıdır.
Biz onları hep o dik duruşlarıyla, ütülü takım elbiseleriyle, önü iliklenen ceketlerin arasındaki o aşılmaz mesafeyle tanırız. Validir o; emreder, yönetir, açılış yapar, kriz yönetir. Ama o siyah camlı, kırmızı plakalı Mercedes’in arka koltuğunda, koruma ordusunun ortasında aslında ne kadar yalnız olduklarını kimse sormaz. Devletin o ağır pelerini omuzlara bir kez bindi mi, altında kalan insanın nefesi daralır.
Şoförün o eli uzatıp silahı alması, aslında bir insanın bir başka insana dokunma çabasıdır. Orada vali yoktur, orada emir kulu yoktur. Orada sadece canından vazgeçmiş bir adam ve onu hayata tutmaya çalışan bir tanık vardır. O an, protokol kurallarının, rütbelerin ve hiyerarşinin sıfırlandığı o dehşetli andır.
Neden dayanır o silah o şakağa? Güç zehirlenmesi mi, yoksa o gücün altında ezilmek mi? Belki de sistemin sizi bir gün en tepeye çıkarıp, ertesi gün bir çöp gibi kenara fırlatacağını bilmenin verdiği o derin tekinsizlik. Türkiye’de bürokrat olmak, her an sırtınızda bir hedef tahtasıyla gezmek gibidir. Bugün elinizi öpenler, yarın adınızı sanığınız bir iddianamenin en başına yazıverirler.
İşte o kırılma anında, devletin o 'çelik' zırhının aslında kağıttan bir kaplan olduğunu anlarsınız. Bir valiyi intiharın eşiğine getiren şey, düşmanları değil, muhtemelen içine düştüğü o uçsuz bucaksız kimsesizlik hissidir. Etrafınız binlerce insanla çevriliyken, derdinizi anlatacak tek kişinin şoförünüz olması ne acı bir paradokstur.
O şoför, sadece bir silahı engellemedi. O gün o araçta, bir makamın onurunu değil, bir insanın son çığlığını avuçladı. Ama asıl soru şu: Bir valiyi kendi silahını kendi şakağına doğrultacak kadar çaresiz bırakan bu sistem, bizlere ne yapmaz?
Şimdi o vali yaşıyor, yargılanıyor ya da emekli, orası ayrı konu. Ama o sahnede asılı kalan bir gerçek var: Kırmızı plaka sizi trafikten kurtarabilir ama vicdanınızın ve korkularınızın trafiğinden asla çekip çıkaramaz. O koltuktan indiğinizde, elinizde kalan tek şey, o gün o silahı tutan elinizin titreyişidir.
Devlet dediğimiz mekanizma, bazen kendi evlatlarını öğüten devasa bir değirmen gibi çalışıyor. Ve o değirmenin dişlileri arasına sıkışan bir 'Vali Bey', aslında hepimize bir şey fısıldıyor: Güç, paylaşıldıkça azalmayan bir şey değildir; aksine, tek başınıza taşıyamayacağınız kadar ağır bir yüktür.
O şoförün müdahalesi olmasaydı, bugün başka bir manşeti konuşuyor olacaktık. Ama o el, o tetiği durduran o nasırlı el, bize makamların geçici, insanlığın ise son sığınak olduğunu bir kez daha hatırlattı. Ne demişler; zirve rüzgarlıdır, üşütür. Ama bazen o rüzgar öyle bir eser ki, insanı kendi fırtınasında boğar.
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.