Komşumun El Bombası ve Gri Şehrin Sessizliği
Başkentte bir apartman dairesinden çıkan cephanelik, bize sadece güvenlik açığını değil, yan dairedeki yabancıyı da anlatıyor.
Komşunuzun her sabah 'günaydın' derken takındığı o hafif mahcup gülümsemenin arkasında, bir orduyu havaya uçuracak kadar barut sakladığını hayal edebilir misiniz?
Ankara’nın o meşhur, birbirine benzeyen gri apartmanlarından birindeyiz. Dışarıdan bakınca her şey ne kadar da nizami, ne kadar da 'memur şehri' vakarıyla dolu. Sabahları taze ekmek kokusu, merdivenlerde yankılanan çocuk sesleri, kapı önlerine nizami şekilde dizilmiş ayakkabılar ve her ayın başında toplanan o meşhur apartman aidatları...
Sözcü’nün bugün manşetine taşıdığı haber, bu steril ve huzurlu tablonun üzerine zift gibi yapışıyor. Başkentte sıradan bir eve düzenlenen baskında, oturma odasından bir cephanelik çıkıyor. El bombaları, uzun namlulu tüfekler, binlerce mermi ve patlayıcı düzenekleri.
Sıradan bir hayatın dekoru olarak kullanılan o dört duvar, meğer bir barut fıçısıymış. Biz yan dairede televizyonun sesini kısıp çayımızı yudumlarken, duvarın hemen arkasında birileri ölümü istifliyormuş.
Şehir hayatı dediğimiz şey, aslında her sabah imzaladığımız devasa bir güven kumarından ibaret. Yanımızdaki koltukta oturanın, üst katımızda yürüyenin, karşı dairede anahtarını çevirenin 'normal' olduğuna dair sessiz bir toplumsal sözleşme bu. Ama o anahtar bir kez yanlış bir niyetle döndüğünde, sözleşme kanla yırtılıyor.
Haberdeki en sarsıcı, insanı olduğu yere çivileyen detay ise polislerin odaya girdiğinde karşılaştığı o tuhaf manzara. Silahların, o ölüm kusan soğuk metal yığınlarının hemen yanında duran bir şey var ki, insanın boğazına koca bir düğüm atıyor.
Odanın köşesinde, mühimmat sandıklarının üzerine devrilmiş, tekerleği hala hafifçe dönen pembe bir çocuk bisikleti duruyor.
İşte o an, meselenin sadece bir 'asayiş olayı' olmadığını, bir toplumsal çürümenin anatomisi olduğunu anlıyorsunuz. Şiddet, masumiyetin tam kalbine, en mahremimize kadar sızmış. Bir çocuk o evde, o el bombalarının arasında uyumuş; o tüfeklerin gölgesinde 'evcilik' oynamış.
Katliam araçlarıyla oyuncakların aynı havayı soluduğu, aynı halının üzerinde durduğu bir evren burası. Bir baba ya da bir ağabey, bir yandan mermi sayarken diğer yandan bir çocuğun ödevine yardım etmiş olabilir mi? Bu uçurum, bu korkunç tezat, insanın ruhunu en sıcak yaz gününde bile üşütmeye yetiyor.
Ankara’nın o puslu gökyüzü altında, acaba kaç tane daha böyle 'sessiz' ve 'saygın' ev var? Kaç kapının ardında, mutfak masasıyla mühimmat sandığı yan yana, kardeşçe duruyor?
Bizler güvenlik kameralarına, yüksek bahçe duvarlarına, parmak iziyle açılan çelik kapılara güveniyoruz. Oysa en büyük tehdit bazen o kapının ardında değil, o kapının hemen yanındaki 'tanıdık' yüzün zihninde, karanlık dehlizlerinde saklanıyor.
Bu cephanelik haberi, sadece bir suç odağının deşifre edilmesi değildir. Bu, modern insanın yalnızlığının, birbirine olan mutlak yabancılığının ve 'bana dokunmayan yılan bin yaşasın' uyuşukluğunun en sert vesikasıdır.
Bir apartmanda on yıl yaşayıp, yan komşusunun evine bir orduyu sığdırdığını fark etmeyen, fark etse de 'aman tadımız kaçmasın' diye susan insanlar topluluğuyuz artık. Merdivende karşılaştığımızda kafamızı öne eğip geçtiğimiz her an, aslında o karanlığa biraz daha yer açıyoruz.
Başkentte çıkan o silahlar elbet bir gün susacaktı, ama o evin içindeki o pembe bisikletin yarattığı sessizlik, patlayan her bombadan daha sağır edici, daha yaralayıcı.
Şimdi dönüp bir bakın o çok güvendiğiniz, her gün güvenle yürüdüğünüz koridorlara. Duvarlar sadece sesleri yalıtmaz; bazen koca bir felaketi, bir katliam hazırlığını da gizler.
Ve unutmayın; bazen en güvenli sandığınız yer, aslında pimi çekilmek üzere olan dev bir bombanın tam üzeridir. O 'günaydın' diyen komşunuzu gerçekten tanıyor musunuz? Yoksa sadece size gösterdiği o sahte maskeye mi selam veriyorsunuz?
Bu sorunun cevabı bazen bir polis baskınıyla, bazen de telafisi mümkün olmayan bir acıyla veriliyor. Başkentin göbeğinde, bir apartman dairesinde saklanan o cephanelik, hepimize tek bir gerçeği haykırıyor: Şehir artık sadece beton yığını değil, sırlarla dolu bir mayın tarlası.
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.