Masadaki Hayaletler ve Ankara’nın Kısa Hafızası
Dün meydanlarda birbirine ip atanlar, bugün aynı demlikten çay içerken milletin aklıyla alay ediyor.
Ankara’nın o meşhur koridorlarında yürürken insanın burnuna dolan keskin koku, ne pahalı parfümlerden gelir ne de demli çaylardan; o koku, dün söylenen yalanların bugün pişirilip yeniden önümüze konan kokusudur.
İmralı Heyeti, AK Parti Genel Merkezi’nin kapısından içeri süzülürken sadece bir ziyarette bulunmuyordu. O kapıdan içeri giren, aslında koca bir siyasi bagajın, binlerce ağır cümlenin ve meydanlarda atılan o meşhur 'idam ipi' fantezilerinin cenazesiydi.
Siyasetin midesi, vicdanından çok daha geniştir derlerdi de inanmazdık. Bugün 'terörist' dediklerinin elini yarın 'stratejik ortak' diye sıkarken yüzü kızarmayanların başkentinde, hafıza en büyük düşman haline gelmiş durumda.
Hatırlayın, daha dün bu heyetin üyeleri için 'parlamentodaki uzantılar' denilmiyor muydu? Meydanlarda vatan-millet nutukları atılırken, bu isimlerle görüşenler 'hain' ilan edilmiyor muydu? Şimdi ne değişti de o 'hainlik' makamı, bir anda 'istişare' masasına dönüştü?
Cevabı hepimiz biliyoruz: Matematik. Seçim aritmetiğinin soğuk ve ruhsuz rakamları, her türlü ilkeyi, her türlü milli hassasiyeti bir çırpıda silecek kadar kudretliymiş meğer.
Toplantı odasının kapısı kapandığında içeride ne konuşulduğunu bilmiyoruz ama dışarıya sızan o sessizlik çok şey anlatıyor. O sessizlikte, evladını toprağa vermiş bir annenin 'Peki bunlar neden yaşandı?' sorusunun yankısı var.
İşte o an, yazarken kalemimin titrediği o an geldi: Bir şehit babasının televizyon karşısında, dün evladının katiliyle iş tutmakla suçlananların bugün aynı koltuklarda gülümseyerek poz verdiğini gördüğünde hissettiği o devasa boşluk. O boşluk, hiçbir siyasi zaferle doldurulamaz.
Siyasetçiler için dün dündür, bugün ise bugündür. Ama halk için dün, acıdır. Dün, verilen sözlerdir. Dün, kırmızı çizgilerdir. Şimdi o çizgilerin üzerine basarak yürüyenler, ayakkabılarındaki çamuru milletin tertemiz duygularına bulaştırıyorlar.
Milliyetçilik konservesini seçim zamanı açıp, işleri bittiğinde buzdolabına kaldıranlar, şimdi yeni bir 'süreç' ambalajı hazırlıyorlar. Adına ne derseniz deyin; ister çözüm, ister diyalog, ister kucaklaşma... Bu film, daha önce vizyona girdi ve sonu hiç iyi bitmedi.
Bir yanda 'beka' diyerek yeri göğü inleten küçük ortak, diğer yanda 'yeni anayasa' hatırına her kapıyı çalan büyük ortak. Ortada ise ne olduğunu anlamaya çalışan, her gün yeni bir şokla uyanan yorgun bir millet.
Bu ziyaret, sadece bir siyasi temas değildir. Bu, 'Biz istediğimiz zaman herkesle görüşürüz, siz görüşürseniz hainsiniz' demenin küstahça bir ilanıdır. Çifte standart, Ankara’nın yeni resmi dili haline gelmiştir.
Şimdi soruyorum: Bu heyet oraya çay içmeye mi gitti? Yoksa kapalı kapılar ardında, milletin haberi olmayan yeni pazarlıkların senedi mi imzalanıyor? Eğer bu bir 'demokratikleşme' adımıysa, neden dün bu adımı atanlar zindanlara atıldı?
Ankara’nın gri binaları arasında vicdanını kaybetmiş bir siyaset anlayışı hüküm sürüyor. Ama unutulmasın ki; hafıza, adaletin sessiz şahididir. Ve o şahit, günü geldiğinde kürsüye çıkıp tüm bu tutarsızlıkları tek tek suratlara çarpacaktır.
Maskeler düşüyor, boyalar dökülüyor. Geriye kalan tek şey, koltuk sevdası uğruna harcanan değerler ve darmadağın edilmiş bir siyasi ahlak. Yarın hangi kapıyı çalacaklarını, kiminle el sıkışacaklarını kestirmek zor değil; çünkü artık biliyoruz ki, onların tek bir ilkesi var: Ne pahasına olursa olsun kalmak.
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.