Sırtını Dayadığın Duvarın Çökme Sesi
Güvendiği dağlara kar yağmayanlar için, o dağların bizzat üzerine yıkılma hikayesi.
Mahkeme salonunun o ağır, tozlu havasında güven kadar tehlikeli bir mermi yoktur. Sanık kürsüsünde oturan adamın yüzündeki o müstehzi gülümseme, birazdan duyacağı kelimelerle buz kesecek, haberi yok. Kendi elleriyle seçtiği, 'beni o kurtarır' diye kürsüye çağırdığı tanık, gözlerinin içine baka baka ipini çekmeye hazırlanıyor.
İnsanoğlunun en büyük yanılgısı, sadakati satın alınabilir bir meta sanmasıdır. Oysa sadakat, korkuyla veya parayla beslendiğinde sadece bir illüzyondur. Işıklar söndüğünde veya köşeye sıkışıldığında, o illüzyon yerini en çıplak haliyle hayatta kalma güdüsüne bırakır. Bugün Sözcü’nün sayfalarına düşen o haber, sadece bir hukuk skandalı değil, bir insanlık trajedisidir.
Tanık kürsüsüne çıkan isim, sanığın beklediği o can simidini fırlatmak yerine, onu suyun dibine itecek olan taşı bağlıyor boynuna. 'Benim tanığım' dediği kişi, 'evet, o yaptı' dediği an, salonun tavanı sanığın üzerine çöküyor. O anki sessizliği hayal edebiliyor musunuz? Kalemlerin kağıt üzerinde çıkardığı o hışırtı bile bir balyoz darbesi gibi iner insanın zihnine.
Bu sahnede beni en çok sarsan şey, sanığın o anki bakışları oldu. Bir ihanete uğramışlık hissi değil bu; daha çok, kurduğu dünyanın sahteliğiyle yüzleşmenin getirdiği o derin boşluk. İnsan, düşmanından darbe yediğinde canı yanar ama dostundan, hele ki 'kefilim' dediği adamdan darbe yediğinde ruhu ölür. O kürsüdeki adam sadece bir suçlamada bulunmadı, bir devrin kapandığını ilan etti.
Bizim buralarda 'kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmaz' derler. Ama görünen o ki, bazıları kışı geçireceklerini sanırken, en yakınındakilerin soğuğuyla donup kalıyor. Güç sarhoşluğu böyle bir şeydir; etrafınızdaki herkesin size hayran olduğunu, herkesin sizin için yalan söyleyeceğini sanırsınız. Oysa herkes sadece kendi gemisini kurtarmanın derdindedir.
Asıl dram, o tanığın suçlamaları dile getirirken sesindeki o titreşimsiz kararlılıktı. Hiç tereddüt etmedi. Sanki bu anı yıllardır bekliyormuş gibi, sanki biriktirdiği tüm o öfkeyi tek bir cümleye sığdırmak istiyormuş gibi konuştu. İşte gerçek sürpriz buradaydı: O tanık, sanığı sadece bir suçla itham etmiyordu; onu, kendisine yaşattığı tüm o gizli aşağılanmaların bedelini ödetmeye davet ediyordu.
Adalet sarayları sadece yasaların uygulandığı yerler değildir. Orası aynı zamanda maskelerin düştüğü, en yakınların birbirini boğazladığı birer tiyatro sahnesidir. Bugün o sahnede perde, trajik bir sonla kapandı. Kendi kazdığı kuyuya, yanına en güvendiği arkadaşını alarak düşenlerin hikayesi bu.
Sonuç ne mi olur? Mahkeme bir karar verir, dosyalar kapanır, tozlu raflara kaldırılır. Ama o sanığın, kendi tanığı tarafından suçlandığı andaki o yüz ifadesi, bir ömür boyu vicdanının aynası olarak kalacak. Çünkü en ağır ceza hapis yatmak değil, dünyada güvenecek tek bir ruhun bile kalmadığını anlamaktır.
Şimdi o sessiz koridorlarda yankılanan tek bir soru var: Yarın sıra kime gelecek? Kim, 'asla yapmaz' dediği kişinin ihanetiyle uyanacak yeni güne? Unutmayın, en sağlam kale bile içindeki bir çatlaktan yıkılır. Ve o çatlak, genellikle en çok güvendiğiniz yerden başlar.
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.