Sokağın Tokadı ve Fildişi Kulelerin Yankısı
Siyasetçinin 'ikna' mesaisi, vatandaşın 'geçim' gerçeğine çarptığında çıkan o ses...
Bir siyasetçinin en korkulu rüyası, koruma kalkanlarından sıyrılıp, sadece emekli maaşıyla ay sonunu getirmeye çalışan bir amcanın oturduğu o dumanlı çay ocağına girmektir. Orada ne protokol işler ne de önceden hazırlanmış steril metinler. Sokağın dili, seçim otobüslerinin hoparlörlerinden dökülen o parlak vaatlere hiç benzemez; keskindir, filtresizdir ve bazen bir tokat gibi iner insanın yüzüne.
CHP’li bir belediye başkanının 'ikna turuna' çıktığı o anları izlerken, aslında modern Türkiye’nin en büyük trajedisini gördüm. Bir yanda anlatmaya, ikna etmeye, 'aslında öyle değil' demeye çalışan bir yönetici; diğer yanda ise karnı tok vaatlere sırtını dönmüş, gerçeğin çıplaklığıyla kavrulan bir halk. Olay sadece bir siyasi tartışma değil, bir kopuşun ilanıydı.
Başkan, büyük ihtimalle evinden çıkarken cebine koyduğu 'vizyon projeleri' ve 'demokrasi söylemleriyle' halkı selamlayacağını sanıyordu. Ancak sokağın gündemi çoktan değişmişti. İnsanlar artık ideolojik kavgaların, büyük lafların ve süslü cümlelerin çok ötesinde bir yerde duruyorlar. Onlar için 'ikna' edilmek, karınlarının doyurulmasıyla eş değer hale gelmiş durumda.
Karşılaştığı yanıtlar, sadece birer siyasi eleştiri değildi. O yanıtlar, yıllardır biriken bir hayal kırıklığının, 'biz buradayız ve bizi görmüyorsunuz' çığlığının kelimelere dökülmüş haliydi. Siyasetçi konuşurken, vatandaşın gözündeki o 'hadi oradan' bakışını hiçbir halkla ilişkiler çalışması silemez. Çünkü hayatın pahalılığı, tencerenin boşluğu ve geleceğin karanlığı, en iyi hitabetten bile daha güçlüdür.
Tam o kalabalığın ortasında, yaşlı bir amcanın titreyen elleriyle cüzdanını çıkarıp içindeki tek bir yirmi lirayı başkana gösterdiği an, zaman durdu sanki. O an ne partinin tüzüğü kaldı ne de belediyenin sosyal tesisleri. O boş cüzdan, o anki en dürüst siyasi manifesto gibiydi. Amca bağırmadı, hakaret etmedi; sadece 'Beni buna mı ikna edeceksin evladım?' dedi. İşte o an, başkanın yüzündeki o saniyelik donup kalma hali, aslında tüm siyaset kurumunun içine düştüğü acziyetin özetiydi.
Siyasetçilerimiz sokağa 'ikna etmeye' değil, 'dinlemeye' gitmeyi unuttular. Kendi doğrularını halkın kafasına kakmak, onlara neyi neden yanlış anladıklarını öğretmeye çalışmak artık bir yöntem değil, bir kibir göstergesi olarak algılanıyor. Vatandaş artık 'öğretmen' istemiyor; derdine ortak, sofrasına katık, geleceğine ışık arıyor.
Bu 'tokat gibi' yanıtlar aslında birer uyarı fişeğidir. Eğer bir belediye başkanı, kendi seçmeninin veya potansiyel seçmeninin yaşadığı mahalleye girdiğinde alkış yerine sitemle, ikna çabası yerine sert gerçeklerle karşılaşıyorsa, oturup nerede hata yaptığını düşünmelidir. Klimalı odalarda, lüks makam araçlarında tasarlanan 'halkla buluşma' stratejileri, sokağın o sert ve dürüst rüzgarında kağıttan kaplanlar gibi dağılıp gidiyor.
İkna etmek, bir üstten bakma eylemidir. 'Ben biliyorum, sen bilmiyorsun, gel sana anlatayım' demektir. Oysa halk, her şeyi en ince ayrıntısına kadar biliyor. Pazardaki etiketi biliyor, çocuğunun okul masrafını biliyor, ödeyemediği faturasını biliyor. Onları ikna etmeye çalışmak, zekalarına hakaret etmek gibi geliyor artık.
Siyasetin dili değişmek zorunda. 'Biz' ve 'Onlar' arasındaki o uçurum, sadece seçim sandıklarıyla kapanmayacak kadar derinleşti. Eğer bir başkan sokağa çıktığında 'tokat gibi' yanıtlar alıyorsa, bu onun hala yaşadığını, sokağın hala bir tepki verebildiğini gösterir. Asıl korkulması gereken, halkın artık cevap bile vermediği, kapısını siyasetçinin yüzüne sessizce kapattığı o gündür.
Gerçek bir lider, ikna etmeye çalışan değil, ikna olmaya açık olandır. Halkın derdine, öfkesine ve hatta o 'tokat gibi' sözlerine ikna olan, çözümü de orada bulacaktır. Aksi takdirde, her ikna turu bir veda turuna dönüşme riski taşır.
Ayşe Tunç
Diyarbakır doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Üç çocuk annesi, üniversitede ders veriyor.